Akademik ve ticari dünyaların bu kadar ayrı telden çaldığı bir ülkede bilgi toplumu hedefine ulaşılabilir mi?
Geçtiğimiz hafta Gelecek Planlama Merkezi’nin
http://m-gen.biz blogunda ilginç bir eleştiri yazısı okudum. Merkezin kurucularından Ufuk Tarhan’ın bir arkadaşının başından geçenlere dayarak kaleme alınan eleştiride üniversitelerdeki yüksek lisans ve doktora programlarının, piyasadan kopuk ve dünya gerçeklerine uygun olmayan bir yapıda planlandığı ve bu yüzden pratikte öğrencilere bir faydası olmadığı anlatılıyordu. Yazıyı okuyan sosyal medya takipçilerinin de katılımıyla başlayan tartışmalar ise, başlıca iki sorunun etrafında düğümlendi. Bunların ilki ders içeriklerinin güncel olmaması, ikincisi de akademisyenlerin çoğunun dersi, içeriğinin ruhundan ve vizyonundan uzak basmakalıp bir şekilde işlemesi. İş dünyasında uzun yıllar çalışmış ve halihazırda üniversitede çalışan biri olarak üniversitelerin (temel bilimler dışında kalan) mesleki eğitim programlarını bu iki sorun çerçevesinde ele almanın faydalı olacağını düşünüyorum.
Eski Yunan’dan bugüne, “bilimin ve bilginin kaynakları” denince aklımıza ilk üniversiteler geldi. O kaynaklarda işlenen ve geliştirilen bilgi, insanlığın sorunlarını çözmesi ve dertlerinde derman olması için üniversitelerden akıtılırdı dünyanın dört bir yanına. Bu akışı sağlamak için toplumların en seçkin bireyleri üniversitelerde görev alırdı. 20. yüzyılın sonlarına kadar süren bu işleyişi bozan iki gelişme oldu. İlki kapitalist sistemdeki piyasa rekabeti sonucu “bilimin ve bilginin kaynağı” olma vasfı, kamu ağırlıklı üniversitelerden ARGE’ye dayalı birimler kuran özel sektör firmalarına kaymaya başladı. İkincisi ise, bilgi ve iletişim teknolojilerinin yayılması sayesinde üniversitelerin muhafazasından çıkarak toplumun tüm katmanlarının kullanımına açık hale geldi. Kuşkusuz bu gidişatın artıları da eksileri de oldu ancak bunları bir tarafa bırakarak bugün bu yazının başında değindiğim sorunların temelinde bu iki gelişmenin yattığına inanıyorum.
Peki ne yapılabilir? Öncelikle üniversitelerin mesleki, güncel ve pratik bilgi birikiminin sektörün elinde olduğu gerçeğinden yola çıkarak eğitim müfredatlarını mevcut akademik seyrinden ziyade ilgili sektör firmalarının ortak vizyonuna göre onlarla işbirliği içinde hazırlamaları ve içerik güncellemelerini onlardan gelecek görüşler doğrultusunda yapmaları gerekli. Burada öğrencilere yönelik pratikleri de her iki kurumun fayda göreceği bir iş modeli çerçevesinde planlamak lazım. Örneğin: bilişim sektörüne yönelik mühendislik eğitim programları, IT ve telekomünikasyon firmalarının işbirliği ile oluşturulmalı ve öğrencilerin teorik ve basit pratik görecekleri iki iki yılın ardından teorinin azaltılıp sektör pratiğinin arttırıldığı 3. ve 4. sınıf müfredatı oluşturulmalı. Bu son iki yılda teorik derslerin dışında kalan seçmeli derslerin sektör uzmanlarınca verilmesi sağlanmalı ve öğrencilerin piyasanın güncel ve pratik bilgileriyle donanmasına önem verilmeli. Bunun yanısıra öğrencinin başarı ölçümlemelerine sektördeki bir firmada yapacağı çalışma, geliştireceği ürün, proje ya da hizmetler de dahil edilmeli. Yüksek lisans veya doktora programlarında akademik tez danışmanlarının yanısıra sektörel tez danışmanları da yer verilmesine, tamamlanan tezin gerek üniversiteye gerekse sektör firmalarına bir katkısı olmasına ve en önemlisi yeniden kullanılabilirliğine dikkat edilmeli. Ayrıca, üniversitede çalışan akademisyenlerin sektör firmaları ile yapılacak ortak projeler sayesinde bilgi birikimlerini güncellemeleri ve sektörün vizyonunu paylaşmaları sağlanmalı. Elbette çözümler ve örnekler çoğaltılabilir. Ancak bu konuda adım atması gereken kurum öncelikle üniversiteler. Zaten böyle bir işbirliği talebini aklı başında hiçbir sektör firması da geri çevirmez. Yeter ki rasyonel bir iş modeli yaratılabilsin!
Üniversitede gerek öğrenci gerekse öğretim görevlisi olarak geçirdiğim uzun yıllarda en çok içimi yakan şey, raflarda kendi kaderine terk edilen binlerce bitirme projesi, yüksek lisans ya da doktora tezidir. İçinde bulunduğumuz 21. Yüzyılda ne Türkiye’nin ne de dünyanın herhangi bir ülkesinin böyle bir lüksü yok artık.
Ürettiğimiz bilgi, içtiğimiz su kadar değerli ve taze olsun!