Yeni Medya Kültürü Üzerine

Media_httpismailhpola_jvefx

Sanal dünya, kimi zaman engin bir deniz, kimi zaman da karanlık bir dehliz! Yolumuzu aydınlatan kaynaklar ise sınırlı...

21. Yüzyıl her ne kadar bilgi çağı olarak konumlandırılmaya çalışılsa da sözü edilen bilginin bireylerin ne kadar umrunda olduğuna ilişkin ciddi kuşkular da yok değil.  Ağırlığı bloglardan mikrobloglara kayan sosyal medyada neredeyse 140 karaktere hapsedilen ifadeler, sözlük forumlarındaki uzun metinlere tahammülsüzlüğün sembolü “Özet geç!”  gibi sloganlar ve haber sitelerinde tıklama rekoru kıran sayfaların hep foto galeriler olması, bilgiye ne şekilde baktığımızı da gösteriyor.

Oysa sanal dünyayı , onun getireceği fırsatları ve tehditleri değerlendirebilmek için bu devasa ağın üzerindeki trilyonlarca veriyi süzecek  ve içinden işe yarar bilgiyi çekip alacak bir birikim ve senteze ihtiyacımız var. Sanal dünyanın engin denizlerine yelken açabilmek ve karanlık dehlizlerinde kaybolmamak, öncelikle içinde bulunduğumuz ortamın nasıl bir yer olduğunu anlatacak ve yolumuzu aydınlatacak referansların ne kadar var olduğuyla ilgili. Sözünü ettiğim, interneti geniş ve derin bir perspektifle ele alabilen ve bunu kitlelerle paylaşabilme becerisine sahip referans insanlar. Onlara ihtiyaç duymamızın  başlıca nedeni de, internet kültürü yaratan genç kitlenin bakış açısının henüz geniş ve derinlik sağlayacak olgunlukta olmaması.İronik olan ise, geniş ve derin bakabilme becerisine sahip otoritelerin ise internet kültürünü bir türlü benimseyememesi ve hatta uzak durmak istemesi! Ancak sayıları az da olsa, bu tezatın tam ortasında durabilen referans kişi ve onların yol gösterici üretimleri var.

Yeni Medya kültürüne meraklı olanlarınızın izlemesi adına bu kişileri ve çalışmalarını sizlerle paylaşmak isterim. Bunların ilki her hafta Radikal Gazetesi’nde yazdığı yazılarla Sanal Alem’in ucunu bucağını okurlarında değişik mizahi bir dille anlatan M. Serdar Kuzuloğlu. İnterneti hemen hemen ilk çıkışından beri izleyen ve köşe yazılarının yanı sıra, gerek TRT’de hazırlayıp sunduğu Sosyal Medya programı gerekse blog ve sosyal medyadaki paylaşımlarıyla Türkiye internetçilerinin yolunu aydınlatan bir meşale.  Kuzuloğlu’nun eleştirilecek tek yanı, internet konusunda hala bir referans olacak bir kitap yazıp kendisini yakından izleyen kitleyle paylaşmaması!

Cumhuriyet Gazetesi’nin Bilim ve Teknoloji Eki’nde her Cumartesi köşe yazan Tanol Türkoğlu da, hem köşe yazıları, hem de 10 yıldan beri yazdığı “Bilgi Toplumu”, “İnternetin Kitabı” ve “Dijital Kültür” kitaplarıyla Yeni Medya kültürüne önemli katkıları bulunan kişilerden. Özellikle son kitabı Dijital Kültür’de bilgiyi kullanım biçimimize getirdiği eleştirel bakış yol gösterici nitelikte. Türkoğlu’nun da vurguladığı gibi elimizdeki verileri bilgiye dönüştürmek yerine bilgiçlik taslamak için kullanmamız, bizi bilgi toplumuna değil bilgiçler toplumuna götürmekte.

Sosyal Medya’da internet kültürüne ilişkin küresel bilgi kaynaklarını tarayıp bize derlenmiş haliyle getiren bir diğer aydınlık insan da Bilgi Üniversitesi Öğretim Görevlisi Dr. Özgür Uçkan. Uçkan’ın Cemil Ertem ile birlikte yazıp yeni piyasaya çıkarttığı “Wikileaks” kitabı, içinde yaşadığımız döneme internet üzerinden geniş bir politik bakış da getirmekte.

Yeni Medya kültürü konusunda farklı bir bakış sahibi olmak isteyenlerin mutlaka izlemesi gereken kişilerin başında Koray Löker gelir. Yılmaz bir Pardus savunucusu olan Löker, içine girip de bir türlü anlamlandıramadığımız internet dünyası ve etkilerine ilişkin keskin eleştirilerini ödünsüz ve her koşulda doğrunun yanında yer alma (m)eziyetiyle önümüze getirebilen ender kişiliklerden.  Blogundaki yazıları ve sosyal medyadaki tartışmaları izlenesi bir lezzettedir.

Son olarak değineceğim kişi ise, bu alanda üretimi en yoğun kişilerden Başkent Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Mutlu Binark. Yeni Medya kültürüne gerek kurduğu bloglardaki paylaşımları, gerekse kurduğu proje gruplarının yaptığı saha çalışmaları ve kitap üretimleriyle katkıda bulunan Binark’ın akademik katkıları çok boyutlu ve kendisinden sonra gelecek akademisyenlere yol gösterecek nitelikte. Elbette buradaki dar çerçeveli yazıma alamadığım ve faydalı üretimler yapan bir çok Yeni Medya insanı da var. Ancak bu kültürün doğru bir noktaya oturması ve insanlığı 21. Yüzyılda hedeflediği Bilgi Çağı’na götürmesi için daha çok yol göstericiye ihtiyacımız var.

Üniversite Sektör ve İşbirliği?

Media_httpismailhpola_zuyfe

Akademik ve ticari dünyaların bu kadar ayrı telden çaldığı bir ülkede bilgi toplumu hedefine ulaşılabilir mi?

Geçtiğimiz hafta Gelecek Planlama Merkezi’nin http://m-gen.biz blogunda ilginç bir eleştiri yazısı okudum.  Merkezin kurucularından Ufuk Tarhan’ın bir arkadaşının başından geçenlere dayarak kaleme alınan eleştiride üniversitelerdeki yüksek lisans ve doktora programlarının, piyasadan kopuk ve dünya gerçeklerine uygun olmayan bir yapıda planlandığı ve bu yüzden pratikte öğrencilere bir faydası olmadığı anlatılıyordu. Yazıyı okuyan sosyal medya takipçilerinin de katılımıyla başlayan tartışmalar ise, başlıca iki sorunun etrafında düğümlendi. Bunların ilki ders içeriklerinin güncel olmaması, ikincisi de akademisyenlerin çoğunun dersi,  içeriğinin ruhundan ve vizyonundan uzak  basmakalıp bir şekilde işlemesi.  İş dünyasında uzun yıllar çalışmış ve halihazırda üniversitede çalışan biri olarak üniversitelerin (temel bilimler dışında kalan) mesleki eğitim programlarını bu iki sorun çerçevesinde ele almanın faydalı olacağını düşünüyorum. Eski Yunan’dan bugüne, “bilimin ve bilginin kaynakları” denince aklımıza ilk üniversiteler geldi.  O kaynaklarda işlenen ve geliştirilen bilgi, insanlığın sorunlarını çözmesi ve dertlerinde derman olması için üniversitelerden akıtılırdı dünyanın dört bir yanına. Bu akışı sağlamak için toplumların en seçkin  bireyleri üniversitelerde görev alırdı.  20. yüzyılın sonlarına kadar süren bu işleyişi bozan iki gelişme oldu. İlki kapitalist sistemdeki piyasa rekabeti sonucu “bilimin ve bilginin kaynağı” olma vasfı, kamu ağırlıklı üniversitelerden ARGE’ye dayalı birimler kuran özel sektör firmalarına kaymaya başladı. İkincisi ise, bilgi ve iletişim teknolojilerinin yayılması sayesinde üniversitelerin muhafazasından çıkarak toplumun tüm katmanlarının kullanımına açık hale geldi.  Kuşkusuz bu gidişatın artıları da eksileri de oldu ancak bunları bir tarafa bırakarak bugün bu yazının başında değindiğim sorunların temelinde bu iki gelişmenin yattığına inanıyorum. Peki ne yapılabilir? Öncelikle üniversitelerin mesleki, güncel ve pratik bilgi birikiminin sektörün elinde olduğu gerçeğinden yola çıkarak  eğitim müfredatlarını mevcut akademik seyrinden ziyade ilgili sektör firmalarının ortak vizyonuna göre onlarla işbirliği içinde hazırlamaları ve içerik güncellemelerini onlardan gelecek görüşler doğrultusunda yapmaları gerekli. Burada öğrencilere yönelik pratikleri de her iki kurumun fayda göreceği bir iş modeli çerçevesinde planlamak lazım. Örneğin:  bilişim sektörüne yönelik mühendislik eğitim programları,  IT ve telekomünikasyon firmalarının işbirliği ile oluşturulmalı ve öğrencilerin teorik ve basit pratik görecekleri iki iki yılın ardından teorinin azaltılıp sektör pratiğinin arttırıldığı 3. ve 4. sınıf müfredatı oluşturulmalı. Bu son iki yılda teorik derslerin dışında kalan seçmeli derslerin sektör uzmanlarınca verilmesi sağlanmalı ve öğrencilerin piyasanın güncel ve pratik bilgileriyle donanmasına önem verilmeli. Bunun yanısıra öğrencinin başarı ölçümlemelerine sektördeki bir firmada yapacağı çalışma, geliştireceği ürün, proje ya da hizmetler de dahil edilmeli.  Yüksek lisans veya doktora programlarında akademik tez danışmanlarının yanısıra sektörel tez danışmanları da yer verilmesine, tamamlanan tezin gerek üniversiteye gerekse sektör firmalarına bir katkısı olmasına ve en önemlisi yeniden kullanılabilirliğine dikkat edilmeli. Ayrıca, üniversitede çalışan akademisyenlerin sektör firmaları ile yapılacak ortak projeler sayesinde bilgi birikimlerini güncellemeleri ve sektörün vizyonunu paylaşmaları sağlanmalı. Elbette çözümler ve örnekler çoğaltılabilir. Ancak bu konuda adım atması gereken kurum öncelikle üniversiteler.  Zaten böyle bir işbirliği talebini aklı başında hiçbir sektör firması da geri çevirmez.  Yeter ki rasyonel bir iş modeli yaratılabilsin! Üniversitede gerek öğrenci gerekse öğretim görevlisi olarak geçirdiğim uzun yıllarda en çok içimi yakan şey, raflarda kendi kaderine terk edilen binlerce bitirme projesi, yüksek lisans ya da doktora tezidir. İçinde bulunduğumuz  21. Yüzyılda ne Türkiye’nin ne de dünyanın herhangi bir ülkesinin böyle bir lüksü yok artık. Ürettiğimiz bilgi, içtiğimiz su kadar değerli ve taze olsun!
Tags