Hayata ‘reset’ atmak

Media_httpismailhpola_lmrio

Bilgi, iletişim ve medyanın bombardımanı altında 1 yıl çalıştıktan sonra tatilde nasıl dinlenmeli?

Medya, reklam, telekom, enerji, vb. sektördeki çoğu çalışan ve yönetici yaz aylarında ortak bir kaderi paylaşır; Kendi arzuları ya da aile, sevgili ve arkadaş baskısıyla yapılan bir Güney  ‘tatili’. İşyerindeki yoğunluk nedeniyle zaten zar zor yaratılan 1-2 haftalık bu kısa zaman boyunca otelden yemeğe sıcak havalardan gürültüye türlü türlü sorunlarla boğuşulur, birlikte gelinen kişilerle sorunlar yaşanır, vs., vs.
Böylece tatil bitip eve dönüldüğünde yeni iş sezonuna yorgun bir vücut ve yıpranmış bir zihinle başlanır. Oysa tatilin amacı, 1 yıl boyunca maruz kalınan bilgi, iletişim ve medya bombardımanından kendimizi biraz olsun uzak tutmak, iş ortamının 1 yıllık yoğunluğunun ve yorgunluğunun ardından fiziksel ve zihinsel olarak biraz gevşemek değil midir? Çoğumuz bunu yapmadığımız gibi e-posta, telefon ve hatta sosyal medya iletişimini de kesemeyerek ev ve iş ortamlarımızı adeta tatile taşıyoruz. Bu sürekli bağlı kalma (connected) ve dinlenememe durumunun ilerleyen yıllarda sağlık sorunlarına yol açtığı da bir gerçek!
Kuşkusuz bendeniz de bu kısır döngünün istisnası değilim ancak bu yıl ilk defa sevgili dostum ve Bloomberg Business Week Türkiye yazarı Mithat Bereket’in sayesinde bu akışa DUR diyebildim. Herkes giderken Mersin’e biz gittik tam tersine ve tuttuk Bulgaristan’ın dağlık ve ormanlık Velingrad şehrinin yolunu. Balkanların kaplıca merkezi olarak bilinen bu şirin, küçük ve serin beldesine gidişimizdeki amaç, güney sahillerinde bir türlü sağlayamadığımız zihinsel sükuneti yakalayabilmek ve bunun da ötesinde kimi mesleki rahatsızlara karşı koruyucu bir direnç geliştirebilmekti.
Peki amacımıza ulaşabildik mi? Bazı küçük sorunlar dışında evet. Bir defa konakladığımız bölge dağların eteklerinde ve Temmuz ayında bile çok sıcak değil. İnsanlar İstanbul’da pişerlerken biz orada zaman zaman yağan yağmurun toprakla buluşmasının kokusunu doya doya çektik içimize. Bunun dışında etrafta tanıdık bildik hiç kimse yok. Dolayısıyla memleketin bilindik tatil yerlerindeki gibi sık sık tanıdıklara rastlayıp oradan oraya sürüklenebileceğiniz ve tatile çıkış amacınızdan sapabileceğiniz kaotik bir ortam da oluşmuyor. Bir de kaldığımız Park Olymp Oteli’nde belli başlı yerler haricinde internet bağlantısı yoktu. Cep telefonundan internet ve konuşma da çok pahalı olduğu için iletişimimiz bir anda sınırlandı. Buna Türk TV ve gazeleterinin buralarda hiç varlığının olmamasını da eklerseniz alın size tam bir geleneksel ve yeni medya detoxu!
İletişim kanallarınızın tıkanması size başınızı ekrandan kaldırıp biraz etrafa bakma ve düşünme olanağı tanıyor. Kafanız işe güce, eşe dosta tanıdığa takılı kalmadan yeşillikleri farkediyor ve beyninize giden oksijeni hissediyorsunuz. Bu berraklaşma sürecinde zihninizde yeni fikirlere de yer açılıyor. Hani o yoğun iş ortamında bir türlü üretmeye olanak bulamadığınız yeni projeler bir bir sökün ediyor dimağınıza.
Bunun ötesinde, bu tip kaplıca tesislerinde kilo, bel ve boyun fıtığı gibi Yeni Medya meslek rahatsızlıklarına karşı uygulanan sağlık programları da etkili. Biz tesise ilk vardığımızda uzman bir doktor tarafından tepeden tırnağa muayene edildik. Daha önceden yaptırıp getirdiğimiz detaylı check-up verileri ışığında diyet ve spor programlarımız oluşturuldu ve bu süreçte nelere dikkat etmemiz gerektiği bize ayrıntılı biçimde anlatıldı.
Ancak yurt dışında bu tip yerlere gittiğinizde en büyük sorun, yabancı dil. Biz Bulgarca bilmiyorduk ama Allahtan otelde çat pat ingilizce bilen personel ve şans eseri türkçe bilen insanlar vardı. Böyle bir seyahate gideceklerin bu konuyu önceden çözüme kavuşturması şart.
Sonuçta gayet sağlıklı geçen bir tatil oldu ve kafalar sıfırlanmış hatta yeni projelerle dolmuş biçimde memlekete döndük. Senede 1 kere de olsa hayata ’reset’ atılmalı!

Ekşi Sözlük yazarlarına para ödeyecek(!)

Media_httpismailhpola_lwcqv

İnternet üzerinde içerik oluşumuna katkı sağlayanların mütevazı da olsa bir gelir elde edebilecekleri zamanlar yaklaşıyor!

Geçtiğimiz hafta ABD’nin ve dünyanın en köklü internet servis sağlayıcılarından America Online (AOL) şirketi, 315 Milyon dolarlık bir satın alma operasyonu ile internette yeni bir dönemin sinyalini verdi.  Satın alınan ise, 2005 yılında kurulmuş ve çeşitli haber siteleri ile bloglardan derlediği içerikler sayesinde bugün itibarıyla ayda 250 milyon ziyaretçi sayısına ulaşmış The Huffington Post adlı web sitesiydi.  Satın alan AOL için, sahibi olduğu Engadget, Techcrunch gibi yeni medya yayınlarının yanına bir güçlü bir tanesinin daha eklenmesi anlamına gelen bu operasyon, The Huffington Post için çok farklı gelişmelere gebe aslında.

Bloomberg BusinessWeek’ten Felix Gillette’in haberine göre, satın almanın ardından sitenin kurucusu  Arianna Huffington, site içeriğinin oluşturulmasına katkı sağlayan 15.000’in üzerinde sanatçı, yazar, aktivist ve akademisyene bugünlere gelmelerinde verdikleri katkılardan ötürü bir teşekkür yazısı kaleme aldı. Huffington yazısında, kendi sorumluluğunun AOL’un tüm internet yayınlarını kapsayacak şekilde genişletildiğini ve bununla birlikte siteye gönüllü katkıda bulunanların artık daha fazla kişi tarafından izlenebileceğini “büyük bir mutlulukla” müjdeledi. Ancak bu müjdeden memnun olmayanlar da vardı.  Siteye kurulduğu günden beri katkı veren ABD’nin önde gelen teknoloji yazarlarından Dan Gillmor, Huffington’un bu 315 milyon dolarlık servetini sitenin içeriğini oluşturanlara borçlu olduğunu ve bu paranın bir kısmının bu katkı sağlama oranına göre dağıtılması gerektiğini vurguladı. Yine siteye katkı sağlayanlardan komedyen Andy Borowitz de, “Huffington Post’un satışından benim hisseme düşen koca bir sıfır ve bu büyük bir hayal kırıklığı!” sözleriyle sitemini dile getirdi. Site yöneticilerinden Roy Sekoff ise, bünyelerine aldıkları bloggerların zamanında “içeriğimin sizin sitenizde yer almasını istiyorum. Lütfen!” şeklinde ısrarlı taleplerle kendilerine geldiklerini ve aslında her iki tarafın da birbirinden faydalandığını söylüyor.  

İnternetin ilk zamanlarında kimi sitelerde gönüllülük esasıyla oluşturulan içerik, bu yeni medyaya ilginin artmasıyla giderek daha cazip hale gelmeye başladı. Özellikle reklamverenler ve internet yatırımcılarının, artık kendileri başlı başına birer mecra haline gelen sosyal medya sitelerine ciddi paralar akıtmakta tereddüdü yok. Ancak sorun, bu paraların nasıl paylaşılacağında. Site sahipleri, bu gelirlerin kendilerine ait olduğunu, katkı sahiplerinin de kendileri sayesinde kişisel prestij elde ettiklerini ve bu prestijin onlar için yeterli olması gerektiği iddiasında. Katkı sahipleri ise, sitenin varoluşundaki katkılarının göz ardı edilemeyeceğini ve sitenin aldığı reklam gelirleri ya da satın alma için önerilen rakamlardan kendilerine katkıları oranında gelir verilmesini bekliyorlar.  

Elbette bu tartışmalar sadece The Huffington Post ile sınırlı değil. Ülkemizde de örneğin Ekşi Sözlük’ün kuruluşundan beri sürmekte. Pilli Network gibi internet girişimcileri ise, bu yeni iş modellerini bir süreden beri kullanıyorlar. Örneğin; hafif.org, bildirgec.org gibi blog platformlarında, her bloggerin yarattığı sayfaların ve oraya alınan reklamların tıklanma oranına göre gelir paylaşıyor. Ancak iş büyük bir yatırımcı tarafından satın alınma noktasına gelince model bu şekilde sürer mi orası kuşkulu.

Önümüzdeki dönemde internetin cazibesinin daha da artmasıyla birlikte, site sahipleriyle gönüllü katkı sahipleri arasında bu anlaşmazlığın giderek derinleşeceğini söylemek mümkün.  Kişisel kanaatim, giderek gelişen rekabetçi ortam yüzünden site sahiplerinin bu konuda ellerinden geldiğince cimri davranacağı ancak katkı sahiplerinin de giderek haklarını talep etmeye başlamasıyla (mütevazı da olsa) bir miktar geliri paylaşacakları yönünde. Bu, satın alma sırasında katkıya göre dağıtılan bir teşvik primi ya da  gelen reklam gelirinden cüzi miktar bir pay şeklinde olabilir. Anlayacağınız, “gönüllü katkı verme” adı altında kurulan hakkaniyetsiz ekonomik model, yeni medyanın yeni iş modelleri  sayesinde daha adilane bir paylaşım düzenine doğru evrilecek.

Tags