- Posts tagged google
- Explore google on posterous
Masum değiliz hiçbirimiz
Yeni Medya, sonu gelmeyen kişisel bilgi ve mahremiyet ihlalleriyle bindiği dalı kesiyor!
Sosyal Medya camiası, geçtiğimiz hafta içinde yine ve yeni bir ihlal skandalı ile çalkalandı. Skandalın başrolünde ise, sadece akıllı cep telefonları üzerinden hizmet veren ve kendini ‘yakın arkadaşlar arası paylaşımların yer aldığı özel sosyal medya’ olarak konumlayan Path.com vardı. Yenilediği şık arayüz tasarımının da yardımıyla son 2-3 ay içinde 2 milyon kullanıcıya ulaşan hizmet, meğer bu abonelerin telefon rehberlerini kendi veritabanlarına kaydetmekteymiş. Arun Thampi adlı bir hacker tarafından farkedilip ortaya çıkartılan bu skandal sonrası bir açıklama yapan Path’in patronu Dave Morin, ‘aslında bu işlemi Instagram, Foursquare ve Facebook gibi hizmetlerin de yaptığını, kendi amaçlarının ise ‘her üyesinin kişisel telefon rehberindeki diğer Path üyelerini saptamak’ olduğunu söyleyerek kamuoyundan özür diledi. Geliştirdikleri yeni güncellemede bu kayıt işlemini artık kullanıcının izniyle yapacaklarını söyleyen Path (bendenizin de dahil olduğu) aboneleri nezdinde ne kadar inandırıcı oldu ya da daha önce neden böyle bir izin prosedürü yoktu bilemiyoruz ama bildiğimiz bunun kullanıcıların mahremiyetini ihlal eden ne ilk ne de son olay olduğu.
Kullanıcı bilgilerinin mahremiyeti, bu yeni iletişim ortamının ortaya çıkışından bugüne en çok tartışılan konuların başında geliyor ve geleneksel medya oyuncularının ‘internet bir iftira ve ahlaksızlık yuvası’ şeklinde yönelttiği eleştirilere de temel oluşturuyor. İşin ilginci Yeni Medya devlerinın bu konuda çok daha hassas davranması gerekirken tam tersine kullanıcıyla girdikleri güvene dayalı ilişkileri kendi çıkarlarına suistimal edecek örneklerin daha da arttığını gözlemliyoruz. Aslında bu durumun kullanıcının onlara olan güvenini azalttığının ve uzun vadede de Yeni Medya’ya en çok zararı yine kendilerinin verdiğini ne zaman idrak edecekler, bilinmez! Üstelik tüm bunların üzerine kullanıcılara ‘mahremiyetlerini taahhüt edecekleri’ vaadiyle öyle akıllara zarar sözleşmeler hazırlıyorlar ki, bu uzun metinleri okuyan az sayıda kullanıcı bile bu tip kurnazlıkların şifresini hemen çözüp afişe ediyor ve güven daha da azalıyor. Peki ne yapacağız? İnternetten, mobil iletişimden vazgeçemeyeceğimize göre tüketici olarak haklarımızı savunacağız. Bunu yaparken de ABD’deki EPIC (Electronic Privacy Information Center), EFF (Electronic Frontier Foundation) tarzı Yeni Medya'daki tüketici ihlallerine odaklı sivil toplum kuruluşları kuracağız ve bu tip ihlaller karşısında haklarımızı arayacağız. Gerekirse bu firmalarla hukuksal yollardan ve sosyal medya üzerinden mücadele edeceğiz.
Tabii böylesi geniş cepheli bir mücadelede bu tip firmaların suistimallerini açığa çıkartabilecek deneyim ve donanımda insanlara ihtiyacımız olacak. Yukarıdaki örneklerde de tasvir ettiğim gibi bu karmaşık sorumluluğun üstesinden gelebilecek insanlara hacker deniyor. Ve hackerlar aslında herhangi bir sistem ya da teknolojiyi onu ilerletmek ve kötü kullanımdan arındırmak adına eleştirel bir gözle inceleyip geliştiren kişilere denir. Elbette onların da içinde bu birikimi iyi veya kötü kullananlar var. Ancak büyük çoğunluğu gazete-TVlerde umacı gibi tanıtılanların aksine dünyanın ilerlemesine büyük katkıda bulunuyorlar ve mahremiyetimizi korumamız için en çok onları doğru anlamaya ve yardımlarına ihtiyacımız var.
Birilerinin canı SOPA istiyor
ABD’de ‘telif ihlallerini önlemek’ amacıyla Kongre’nin gündemine alınan yasa tasarıları, internet kuşağını ayağa kaldırdı!
Bu hafta bir dizi toplantı ve konferans için geldiğim New York’un Manhattan bölgesinde gezinirken bir kaç yüz kişilik bir gösterici grubuna rastladık. Uzaktan ‘Wall Street’i işgal et!’ protestocuları olduğunu düşündüğüm gruba yaklaşıp pankartlara bakınca farklı bir durumla karşılaştım ve günün anlam ve önemini bir kez daha hatırlayıverdim; 18 Ocak Çarşamba yani ABD Kongresi’nde ‘internetteki telif ihlallerini önlemek’ amacıyla gündeme alınan SOPA (Stop Online Piracy Act) yasa tasarısını protesto günü!
ABD film ve müzik endüstrisinin ‘büyük maddi kayıp’ iddiasıyla yıllardır sürdürdüğü siyasi lobi faaliyetlerinin sonucunda geçtiğimiz aylarda ABD Kongresi’de gündeme alınan SOPA tasarısı yasalaşırsa, şuradaki videodan görsel olarak da izleyebileceğiniz gibi ABD Hükümeti;
1) ABDli bir firmanın hak sahibi olduğu bir içeriğe ilişkin ‘telif ihlali’ yaptığı kuşkusu olan yurt içi ya da yurt dışı kaynaklı internet sitelerinin alan adlarını kullanmalarını engelleyebilecek,
2) ABD orijinli arama motoru, sosyal medya, wiki ya da blog platformlarında bu ‘korsan’ siteye herhangi bir şekilde link verilmişse onlar hakkında ‘telif ihlaline yardımcı olmaktan’ yasal soruşturma başlatıp dava açtırabilecek,
3) Söz konusu sitelerin ABD kaynaklı tüm kredi kartı, bağış ve finansal kuruluşlar üzerinden yaptığı para akışını kestirebilecek,
4) Bu sitelerden ‘korsan’ içerik indirenlere de 5 yıla kadar hapis cezası verilebilecek.Eğer ‘korsan’ site bütün bunlara karşın hala başka alan adlarıyla faaliyetini sürdürmeye devam ederse , bu sefer de yine Kongre’de yasalaşmayı bekleyen başka bir madde ile sitenin IP adresini (Internet numarası) bloklayacak yeni bir düzenleme olan PIPA (Protect IP Act) ile işi tamamen bitirilecek.
İlk bakışta ABD’nin iç işleyişi gibi görünse de arama motoru yerine Google, sosyal medya yerine Facebook, wiki yerine Wikipedia, blog yerine de Blogspot sözcükleri konulduğunda ve bunlara ek olarak para akışı yapılan en önemli kuruluş VISA ve Pay Pal ile dünyadaki alan adı ve IP adreslerinin çoğunun ABD kaynaklı olduğu göz önüne alındığında yasanın aslında Türkiye dahil bütün dünyayı etkileyeceği açıkça görülebilir. Ayrıca, telif hakkı ihlaline biçilen cezalar yüz milyonlarca kullanıcısı olan sitelerin kapatılması ve hapis cezaları.
Arama'nın Motoru
İnternet aramaları konusunda Rusya pazarının lideri Yandex, Türkiye’de faaliyete başlıyor. Peki Google varken Yandex’i neden kullanalım?
Bir kaç yıl önce İzmir’deki bir üniversitenin Yüksek Lisans programına devam eden bir öğrenciden bir e-posta aldım. Öğrenci, 'İnternet üzerinden siyasal örgütlenmeler' hakkında bir araştırma ödevi yapacağını, bu amaçla interneti arayıp taradığını ancak işine yarar bir şey bulamadığından yakınıyor ve benden bu konuda elimde ne varsa kendisiyle paylaşmamı istiyordu. Durumu biraz da tuhaf bulup konuyu internetten aradığımda karşıma bir sürü işe yarar materyal çıktı! Öğrenciye bir mail attım ve durumu anlattım ve yararlı linkleri kendisiyle paylaştım. Hemen yanıt verdi ve şaşkınlık içinde nasıl yaptığımı sordu. Ben de Google’a girip bulduğumu söyleyince karşılıklı şaşırdık. Onun şaşkınlığının nedeni, kendisi yazınca bulamamış olmak, benimkinin nedeni ise, öğrencinin (aranan sözcük dizisini tırnak içine almak, tarih, akademik, haber gibi alanlara göre özelleştirip arama yapmak gibi) Google’ın temel kullanım özelliklerini bilmemesi idi. Ancak bunları kullanıp arama yaptığınızda istediğiniz içeriğe ulaşma olasılığınız artıyor, yapmadığınızda ise artık Google’ın ilk sayfalarını domine etmeye başlayan çöp sayfaların arasından arzu ettiğiniz bilgiyi bulmaya çalışan çöpçü durumuna düşüyorsunuz ve aradığınıza ulaşma şansınız azalıyor.
Geçen hafta Türkiye ofisini açan Rusya orijinli arama motoru Yandex'in lansman toplantısı sırasında, arama motorlarıyla ilgili bu deneyim geldi aklıma. Yandex, deneyimsiz internet kullanıcılarının çok çektiği bu ve benzeri Google kaynaklı soruna (kendi olanakları çerçevesinde) daha uygun ve yerel bazda çözümler geliştirme iddiasıyla, pazar lideri olduğu Rusya’dan sonra bazı eski Sovyet Bloku ülkeleri ve şimdi de Türkiye’de faaliyete geçerek arama motoru pazarından pay kapma arayışına girdi. Kuşkusuz Google gibi arama motoru kavramını yeniden yaratan ve bu hizmetiyle dünyanın en zengin şirketleri listesinin tepelerine kurulan bir dev ile rekabeti göze almak bile başlı başına cesaret isteyen bir şey.
Yandex, aslında bir arama motorundan ziyade içinde haberden e-postaya seri ilanlardan haritalara pek çok farklı içeriği barındıran bir bilgi portalı. (Bu haliyle 90lı yılların Superonline.com portalinin üzerine Google giydirilmiş hali gibi geldi bana). Bu bağlamda gittiği her ülkede doğru ve popüler içerik üreten yerel iş ortaklarıyla çalışıyor ve indexlemede onlardan gelen bilgilere öncelik veriyor. Bu özelliğiyle Google’dan daha az ama daha güvenilir site endeksleme iddiasını taşıyor.
Şirket, geçtiğimiz günlerde söz konusu iddiası çerçevesinde ABD’de faaliyet gösteren arama motoru Blekko’ya 30 M $ yatırdı ve imzalanan yatırım anlaşması çerçevesinde Blekko’nun uzmanlık tabanlı arama (Curated search) özelliğini de bünyesine kazandırarak rekabette avantaj sağlama çabasında.
Kişisel kanaaatim, Yandex’in işinin çok zor olduğu yönünde. Çünkü Google, hem arama motoru tabanlı reklamcılık (AdWords) hem de web sitelerine iliştirdiği reklamlar (AdSense) sayesinde internet kullanıcılarında çok uzun süreli bir alışkanlık hatta bağımlılık yaratmış durumda. Buna ek olarak, Google 'Aramalarda nasıl üste çıkarsınız?' temasıyla site sahiplerine öneriler ve ipuçları içeren eğitimler de sağlamakta. Arama motoru optimizasyonu (SEO) adı verilen bu ve benzeri kavramlarıyla zaten web sitesi tasarımcı ve işletmecilerini kazanmış durumda. Bunlara haber, e-posta, harita, döküman, takvim, çevirmen gibi her biri ciddi rekabet farkı olan hizmetlerini de eklersek işin zorluğu ortaya çıkar.
Yandex, Türkiye’de başarı sağlamak istiyorsa öncelikle Google gibi yerel internet sektörü için bir havuç yaratmalı. Ve onunla birlikte yerel içerik sağlayıcılarla işbirliği anlaşmaları imzalamalı. Eğer burada ilerleme sağlar ve arama sonuçlarında fark yaratırsa biraz olsun pazar payı alır. Halihazırda 10 Milyar dolar NASDAQ piyasa değeri olan şirketin bunun için yeterli bütçesi var. Yeter ki bu bütçe doğru işlerde kullanılsın.
Benden yardım talep eden öğrenci gibi yetersiz deneyimle arama yapan kullanıcıları anlayıp onları aradıkları bilgiye en kısa yoldan ulaştırabilirse Yandex, ‘milli arama motoru’ ünvanını bile alabilir!
Facebook hayatınıza talip oluyor!
Rakipleri ‘geçtik, geçiyoruz’ derken, dünyanın en büyük sosyal medya platformu açıkladığı yeniliklerle level atladı!
22 Eylül Perşembe günü Türkiye dahil dünyanın dört bir yanından 100 binin üzerinde online insanın gözü kulağı tek bir kişiye kilitlenmişti; Mark Zuckerberg! 14 Mart 1984 doğumlu bu gencin, kendi arzu ve ihtiyaçları doğrultusunda geliştirdiği Facebook, bugün itibarıyla 800 milyon kullanıcı ile dünyanın en kalabalık sosyal medya platformu haline geldi ve şirketin piyasa değeri de 80 milyar dolara yükseldi. Aslına bakarsanız Eylül başında gelen bu olumlu finansal haberler, son aylarda özellikle en büyük rakibinin piyasaya sürdüğü Google+ servisinin yükselişi nedeniyle strese giren firma yöneticilerini bir parça olsun rahatlatmıştı. Ancak asıl büyük hamle için tüm Facebook camiası 22 Eylül günü Zuckerberg’in Facebook F8 etkinliğinde sahneyi aldığı o ana konsantre olmuştu. Zuck, konuşmasına her zamanki rahat tavırlarıyla kısa bir giriş yaparak başladı ve hemen ardınan Facebook’un uzun zamandır üzerinde çalıştığı yeni servisini açıkladı; Timeline yani Zaman Tüneli. Büyüklerimizin günlük defterleri ve fotograf albümleri sayesinde yarım yamalak becerebildikleri ‘geçmişi anımsama’ eylemini, 21. Yüzyılın dijital yazı, fotograf, müzik, film, haber ve hatta lokasyon gibi sayısal araçlarıyla neredeyse her eyleminizi anı olarak kaydedilebilir hale getiriyor ve bunları kronolojik bir arayüzle size sergiliyor Facebook. İşte o anda, geçtiğimiz haftalarda zırt-pırt değişen sayfa ve yenilikleriyle kullanıcıları canından bezdiren platformun tüm olumsuzluklarını unutup, o sayfaların müthiş görselliğinin büyüsüne kapılıyor insan. Ancak Zuckerberg, hiç hız kesmeden, Facebook kitlesinin sadece geçmiş bilgileriyle yetinmeyip onların bugününe hatta geleceğine talip olduğunu kanıtlayan çok yönlü bir özelliği daha açıklıyor; OpenGraph! Facebook ağınıza ilişkin kişi, zaman, mekan, içerik, vd. tüm parametreleri açık ve kolay bir şekilde tanımlayabilmenizi sağlayan bu özellik sayesinde bağlantı veya ilişkilerinizi dilerseniz Facebook kendi akıllı sistemi aracılığıyla sizin adınıza düzenleyecek dilerseniz de siz kendi insiyatifinizle kişiselleştirebileceksiniz. Ek olarak Open Graph, Facebook’un rakipleriyle rekabetinde en önemli dayanağı olan on binlerce iş ortağının milyonlarca uygulamalarını geliştirebilmeleri için son derece kullanışlı ve zengin bir araç.Cep telefonu amaç değil araç
Turkcell, yeni tanıttığı telefonu T20 ile ses operatörlüğü ağırlığını yeni medya yayıncılığına doğru kaydırıyor.
Kalabalık bir basın kitlesi tarafından doldurulmuş salon. Şirket tepe yöneticileri tarafından yapılan özenli sunum ve demolar. Ve internet üzerinden dünyanın her yerinden izlenebilen canlı yayın... Turkcell’in yeni akıllı telefonu T20’nin tanıtımını bilgisayarımın ekranından izlerken sanki bir Apple iPhone lansmanı izliyormuşum hissine kapıldım. İşin ilginç tarafı Turkcell’in böyle bir adımı atmasındaki önemli hedeflerinden biri, Apple’ın mobil dünyadaki dayatmacı yaklaşımına karşı bir alternatif geliştirebilmekti. Bu adımları henüz yolun başında ama gidilen yönün doğruluğuna ilişkin kuşku yok. T20, Turkcell’in kendi adına ürettirdiği telefon zincirinin T10’dan sonraki ikinci halkası. İlk modelden daha hızlı, daha kapasiteli ve daha yüksek çözünürlüklü ve tam dokunmatik ekrana sahip. Uygulamalar açısından ise oyun, müzik, video, haber, Mobil TV gibi Turkcell’in temel katma değerli hizmetleri sunulmuş olanların da ötesinde yenilikler var. Bunların başında ise Cep T Cüzdan uygulaması geliyor. Telefonu bir kredi kartı olarak kullanmanızı ve alışverişlerde ödemelerinizi temassız ve hızla yapmanızı sağlayan bu uygulama mağaza ve bankalarla hali hazırda yapılan işbirlikleri genişletildiğinde cebimizde taşıdığımız cüzdanda epey bir hafifleme yaratabilir. Cebimizdeki ağırlıklardan bizi biraz daha kurtabilecek diğer iki hizmet de, CepKumanda ve CebeBağlan. Şimdilik ev ya da ofisimizdeki birkaç cihaza uzaktan erişim ve kumanda özelliği sağlayan uygulamaların yine ev/ofis cihazları üreticileriyle yapılacak işbirliği sayesinde uzun vadede bize adeta bir genel anahtar fonksiyonu sağlayabileceğini düşünüyorum. Ayrıca RehberPlus gibi telefon rehberimizdeki kişilerin sosyal medya hesaplarını da bulup ekleyerk basit bir telefon rehberini bir kişisel sosyal ağa dönüştüren uygulamayı da beğendiğimi söylemeliyim. Ancak telefonun kamera özelliklerini yetersiz bulduğumu da ekleyeyim; Bir defa daha önce iPhone ve Samsung Galaxy gibi akıllı telefon deneyimi yaşayan kişiler için çift kamera özelliği vazgeçilmez. Bir de kapalı mekan ve gece çekimlerinde ışık problemi yaşanabilir. Ancak telefonun 419 TLlik fiyatı ve buna Turkcell tarafından eklenen ücretsiz dakika/kontör ve data miktarlarının telefonu fiyat ve ekonomi açısından öne çıkartması adına bu özelliklerden ödün verilmiş olabilir. Tüm bunların ötesinde Android 2.3.3 gibi Google’ın tüm servislerinden etkin yararlanmayı sağlayacak uygulamalara açık bir işletim sistemi de büyük avantaj. Sonuç olarak T20, Turkcell’in mobil operatör deneyimini ses operatörlüğünden yeni medya yayıncılığına doğru ilerletecek önemli bir adım olarak düşünülmeli. Turkcell’in bu yeni medyadaki rolü, küresel ve yerel internet firmaları, bankalar, ev/ofis cihazları üreticileri, oyun, sosyal medya, müzik ve e-ticaret şirketleri gibi iş birlikleriyle devasa bir değer zincirinin yönetimi. Cep telefonu bu yolda tüketiciye erişmekte bir araç. Amaç ise, bu zincirdeki halkaların sayısını arttırarak tüketiciye hayatının her alanında hizmeti Turkcell şebekesi üzerinden sunabilmek! Bitirirken bir eleştirimi de ekleyeyim; ‘Turkcell yeni medya yayıncılığına doğru ilerliyor.’ diye yazıyoruz ama T20 lansmanının canlı yayın görüntüleri neden yayın sonrası Turkcellmedya.com sitesine konulmaz, anlamak mümkün değil! Yapılan Applevari tanıtım şovu sadece canlı yayın sırasında izlenecek ve bu yayını kaçıranlar sitedeki basın bültenleri ile yetineceklerse Turkcell’in geleneksel yayın organlarından bir farkı kalmaz, aksine eksiği kalır. Kendilerine önerim, bu canlı yayın kayıtlarına sitelerinde ve Youtube’deki Turkcell kanalında yer vermeleri. Böylece geleneksel TV akışından öte ileri-geri alınıp durdurulabilir yani kontrol edilebilir bir yeni medya yayıncılık ‘akışına’ geçilmiş olur.Google'ın artısı eksisi
Wave, Buzz gibi başarısız denemelerin ardından Google'ın yeni sosyal medya hizmeti piyasada; Google+
Geçtiğimiz hafta sosyal medyada herkes tatlı bir telaş içinde dünya arama motoru devinin yeni sosyal medya platformu Google+ için giriş davetiyesi arıyordu. Bulanlar bulamayanları davet etti ve sosyal medyanın Google+ ile imtihanı başladı. Gerek kendi kişisel izlenimlerim gerekse sosyal medya kullanıcılarının görüş ve yorumları toparlarsak, Google+ potansiyel vaat eden bir sosyal medya platformu ancak önünde kat etmesi gereken epey uzun bir yol var. Web2.0 dönemi başladığından beri bir sosyal medya platformu yaratmaya çalışan Google, anlaşılan son bir kaç yılda piyasaya sürdüğü Buzz, Wave gibi başarısız denemelerin hatalarını iyi analiz etmiş. Tüm bu deneyimlerden süzülerek ortaya çıkarılan Google+, öncelikle son derece sade ve kullanışlı bir arayüze sahip. Duygu ve düşüncelerinizi yazı, resim ve video formatlarında paylaşabiliyor, kolaylıkla arkadaş ekleyebiliyor ve hatta arkadaşlarınızı Google tarafından tasarlanmış çemberler vasıtasıyla çeşitli gruplara ayırabiliyorsunuz. Bu sayede kullanıcılara her hareketlerinin herkes tarafından görülebildiği yekpare bir kişisel sosyal ağ yerine her birinde farklı paylaşımlarda yapılabilecek şekilde yalıtılmış segmente arkadaş gruplarından oluşan tematik sosyal ağlar sunuluyor. Ayrıca arkadaşlarınızla tek tek ya da grup halinde sohbet etme ve video sohbet/konferans yapabilme olanağı da tanınmış. Kuşkusuz Google, + servisiyle önemli bir aşama kaydettiğini kanıtladı. Ancak geldiği bu noktayı Twitter, Facebook gibi bu alandaki rakipleri çoktan geride bıraktı ve üzerine çok daha fazlasını katarak daha da ileri bir noktaya gittiler. Örneğin Facebook platformu üzerinde halihazırda 3. parti şirketler tarafından işletilen yüzbinlerce uygulamadan oluşan zengin portföye Google'ın ulaşması zor. Ya da duygu ve düşüncelerini anonim ya da rumuzlu bir Twitter hesabı üzerinden kısaca paylaşan insanlar, GMail kullanmanın zorunlu olduğu gerçek kimliğe dayalı bir hesabı ne kadar kabullenebilecekler? Buna bir de Buzz'dan kalma mahremiyet ihlalerinin yarattığı güvensizlik ve kullanıcıların yerleşik sosyal medya kullanım alışkanlıklarını eklersek, Google'ın işinin çok ama çok zor olduğunu kolaylıkla görebiliriz. Tabii Google+ ekibinin tüm bu olumsuzluklara azimle direnecek şekilde bir hazırlık yaptığı da söylenebilir. Servisi Google+ projesi olarak (uzun soluklu bir proje algısı yaratacak biçimde) lanse etmeleri, ilk aşamada küçük bir kitleye beta olarak açmaları ve bu öncü kitlenin görüş ve yorumlarını alabilmek için kullanışlı geri bildirim ekranları geliştirmeleri de bunun kanıtları. Kanımca Google'ı sosyal medyada var olma mücadelesinde avantajlı kılacak kritik bir kaç faktör var. Bunların başında MSN, Facebook, Twitter, FriendFeed gibi sosyal ağ platformlarının popüler özelliklerinden kullanışlı ve seçkin bir toparlama yapılmış olması geliyor. Google+ bu toparlamanın üzerine oyun, müzik gibi bir kaç önemli unsuru dahil edip sistemin teknik stabilitesini de sağladığında kullanıcının diğer sosyal medyalardan çıkıp gelmesi için yeterli bir caziba yaratabilir. Bu bağlamda halihazırdaki kullanıcıların mevcut alışkanlıklarını bozmayacak bir kullanıcı deneyimi ile diğer sosyal ağlardaki bilgi ve paylaşımların Google+'a entegrasyonu da , daha ileri ve önemli bir adım olabilir. Ancak asıl farklılık sanırım Google'ın GMail, Harita, Takvim, Youtube, Blogger gibi temel servislerinin Google+'a eklemlenmesiyle ortaya çıkacak. Tüm bunların üzerine bir de Google, kendisine mobil operatörlerle işbirliğinin yolunu açan Android işletim sistemi ile diğer sosyal medya platformlarının boş bıraktığı mobilite hizmetlerini etkin biçimde doldurabilirse sosyal medyayı bambaşka diyarlara götürebilir. Elbette bunların tümü birer olasılık. Sosyal medyanın tarihini beraber yaşayıp göreceğiz hatta hep beraber şekillendireceğiz!Turkcell'in gelecekteki rakibi Facebook mu?
Yeni Medya'nın hızlı gelişen rekabet arenasında bugünün dost-düşman tablosuna bakıp yarını kestirmek güç!
Bilgi, iletişim ve medya sektörleri arasındaki teknolojik yakınsama (convergence) ve bunun ortaya çıkarttığı yeni iş alanları sayesinde bir kaç sene önce birbirinin kuyusunu kazan şirketleri bugün can ciğer kuzu sarması görebilmek mümkün. Mesela Nokia ile Microsoft un mobil alandaki işbirliği :) Ya da yıllar boyu ‘ayrı dünyalarda yaşadıklarını’ düşünen şirketlerin yolları birden kesişiyor ve bir anda kendilerini boğaz boğaza rekabet halinde bulabiliyorlar. Örnek mi? 2000li yılların internet dünyasının üç yıldızından ikisi olan Google ve Facebook. Bir internet arama motoru firmasıyla bir sosyal medya platformunun yollarının kesişebileceğini, bu firmaların kendileri bile uzun zaman pek akıllarına getirmeden ayrı ayrı ve mutlu mesut bir hayat sürdüler. Ancak yakınsamanın ortaya çıkarttığı yeni bir kavram, internetin bu iki devini karşı karşıya getirdi.
Önümüzdeki dönemde kıyasıya rekabetin olacağı bu yeni sahnenin adı da, SOSYAL ARAMA! Sosyal arama kavramını basit bir örnekle anlatacak olursak, diyelim Adana’ya seyahate gittiniz ve kentin farklı bir lezzet durağını keşfetmek istiyorsunuz. Bunun için Google’dan ‘en lezzetli adana kebap nerede?’ şeklinde bir soruyla arama yapsanız bile Google’ın önünüze getireceği, kendi arama motorunun mantıksal ve sizin damak zevkinizden habersiz sıralanan bir listedir. Bundan tatmin olmadığınız zaman genellikle yaptığınız Adana’yı bilen bir-iki arkadaşınızı arayıp önerilerini almaktır. Arkadaşlarınız sizi iyi tanıyor ve damak tadınızı biliyorsa, önerilerini de ona göre yapacaktır. Tabii böyle bir arkadaşı bulmak her zaman mümkün olmayabilir:)
Son dönemde, yeni bir seçenek daha şekillenmekte: sosyal medyadaki kişisel ağlarınız üzerinden merak ettiğiniz soruyu sormak ve gelen önerileri toplayıp oradaki eğilime ya da kişilerin ikna gücüne göre bir karar vermek. İşte sosyal arama, tüm bu üç yolu harmanlayıp, “sorunuza sizin için en uygun yanıtı vermek” amacıyla hizmet verecek anlamsal (semantic) internet hizmetlerinin genel adı olacak.
Yakın gelecekte internetin en sık kullanılacak bu hizmet türü için gerekli olan unsurlar ise, Google benzeri bir algoritma ile çalışacak mantıksal arama motorları ve ona ruh kazandıracak sosyal medya platformları olacak; Yani Google ile Facebook’un birleştirilmiş hali! İşte bu iki firmanın rekabeti de burada ortaya çıkıyor.
Google bu tip bir sosyal arama için ihtiyacı olan kullanıcı bilgi ve davranış bilgilerini kendi kurmaya çalıştığı bir sosyal medya platformu sayesinde toparlamaya çalışıyor. Geçmişte yapmaya çalıştığı Wave, Buzz gibi başarısız denemelerin amacı da bu zaten. Her ne kadar şirket yalanlasa da yeni bir sosyal medya projesinin daha yolda olduğu aşikar.
Öte yandan Facebook, kendi sosyal medya platformunun üzerine entegre edeceği arama motoru için bir süredir Bing arama motoru ile işbirliği içinde gibi görünse de iki ay önce tescil ettirdiği bir arama motoru (curated search) patenti ile uzun vadede bu konuyu kendi insiyatifinde çözme arzusunu ortaya koyuyor. Bu alanda ilk ürünü kimin çıkaracağı bilinmez ancak yarışta öncelik elde edebilmek için en kıymetli hazinelerin başında firmaların ellerindeki kullanıcı veri tabanları ve bunları etkin biçimde kullanabilme yani değerlendirebilme becerileri geliyor. Bu noktada olabildiğince çok kullanıcının verisine sahip olmanın ötesinde her kullanıcıya ilişkin olabildiğince farklı davranış bilgisi toplamak da önemli, ki bu sayede her bir kullanıcının sosyal profilini çıkartabilmek mümkün olacak ve sizin her türlü sorunuza başka sosyal profillerin uygun davranışlarından yola çıkarak yanıt bulunabilecek.Örneğimize dönersek, sosyal arama motoru, Adana’da sizin damak zevkinize uygun bir restoran listesiyle yanıtlayacak sorunuzu.
Bu alan için en büyük iki rakip Facebook ve Google olarak görünse de, potansiyel olarak kullanıcı bilgisi bağlamında onlardan çok daha değerli bir hazineye sahip olan başka bir oyuncu daha var; GSM operatörleri. Aslında onlarda bu iki firmanın elindekilerden öte, kullanıcının anlık konumu, temel kimlik bilgileri gibi çok daha değerli veriler var. Eğer GSM Operatörleri ellerindeki bu veriyi değerlendirip abonelerini birer sosyal profil olarak şekilleyebilirlerse sosyal arama hatta sosyal medya oyununun çehresi değişebilir! Ya da tam tersi bir gelişmeyle, Facebook ve Google gibi Yeni Medya devlerinin GSM operatörlerini yutarak devasa platformların oluşacağı bir dönemin de önü açılabilir.
Reklamcılığın Yeni Yönü
ABD tarihinde ilk kez internet reklam geliri, gazete reklam gelirlerini geçti.Ancak reklamcılığın bu yeni medyası farklı bir yaklaşım gerektiriyor.
İnteraktif Reklam Ajansları Birliği’nin (IAB) PriceWaterhouseCoopers firması ile birlikte hazırlayıp geçtiğimiz hafta açıkladığı ABD 2010 yılı reklam gelirleri raporuna göre internet reklamcılığı, bir önceki yıla göre %15lik bir sıçrama ile 26 milyar dolarlık bir hacime ulaşmış. Aynı dönemde gazete reklam gelirleri ise 22.8 milyar dolar ile tarihinde ilk kez internet mecrasının gerisine düşmüş. TV reklamları 68,7 milyar dolarlık bir hacimle hala büyük farkla başı çekse de son 5 yılın rakamlarına bakıldığında internetin her yıl en yüksek ivmeyi yakaladığı görülmekte. Aslında bu trend, reklamcılık sektörü için bir değişim zamanının geldiğine işaret etmekte. 50-60lı yıllarda basılı mecradan görsel-işitsel mecraya geçen sektör, o süreçteki sancıların çok daha büyüğünü internet mecrasında geçişte yaşayacak gibi. Çünkü odaklanmaları gereken kitle ,¨Dijital Yerli¨ olarak kategorize edilen ve iletişiminin hemen hemen tamamını bilgisayar ile cep telefonu temelli cihazlar üzerinden yapan yepyeni bir kuşak. Kimi zaman gerçek, kimi zaman da anonim bir kimliğe sahip, etkileşimi ve mobilitesi yüksek bu kuşağın davranış ve satın alma yaklaşımlarını belirlemek için, eskisinden farklı stratejiler geliştirmek gerekiyor. Bu yeni medyadaki dinamikler ise bambaşka. Geleneksel reklamcılığın reklamveren, reklam ajansı, medya planlama ajansı, reklam satın alma ajansı, reklam kanalı gibi partilerden meydana gelen kalabalık bir değer zinciri yok burada. Örneğin; Google firmasının Adwords reklam hizmetinde, geleneksel değer zincirindeki partilerin çoğu yer almamakta. Üstelik yüksek bütçeli markalardan oluşan reklamverenin aksine irili ufaklı hemen her firmanın az çok her türden bütçeye yanıt verilmesi mümkün. Siz reklam veren olarak tek bir anahtar sözcük ya da sözcükler için bütçenize göre bir tercihte bulunuyorsunuz ve bütçeniz sözcüğe karşılık gelen tanıtım linkinizin tıklanma sayısına göre şekilleniyor. Bu da özellikle KOBİler için geleneksel medyada bulamadıkları olanakları sağlamakta. Bunun da ötesinde eski dönemdeki reyting, tiraj gibi reklamla ilişkisi dolaylı biçimde ölçümlenebilen kriterlerin yerini bu yeni dönemde tıklama/izleme sayısı, arama sayısı ya da tıklanıp satın alınan ürün/hizmet sayısı gibi doğrudan ölçüm kriterleri almakta. Sözünü ettiğimiz farklı yaklaşım son yayınlanan IAB raporunda da açıkça görülmekte. İnternet reklam pastasının yarısına yakın bir kısmı (12 Milyar dolar) Google’ın başını çektiği bu tip arama bazlı reklamlardan elde edilmiş. 26 Milyar dolarlık gelirin 10 Milyar dolarlık kısmı ise banner, video gibi tıklama bazlı reklamlardan kazanılmakta. Online Seri İlanlar 2.5 milyar dolar ile dikkat çekiyor. Mobil reklamcılık ise 500 milyon doları aşkın bir gelir ile yeni yükselen değerlerden. Önümüzdeki dönemde bu kategorilerin birbirleriyle sinerjisi sonucu hibrid reklamcılık tarzları da oluşacak. Örneğin; konum tabanlı mobil ilan servisleri, sosyal arama gibi yeni kategoriler Facebook, Foursquare gibi sosyal medya platformlarının da internet reklamcılığından çok daha büyük paylar almasına yol açacak. Kısacası, bu yeni oyuncularla sinerjik işbirliği modelleri geliştiremeyen geleneksel reklamcıları kendi geleneksel mecralarına hapis olacakları keyifsiz günler bekliyor.Düzen Eski, Medya Yeni
Bir tarafta şirketlerin ticari hakları ancak diğer tarafta da milyonlarca internet kullanıcısının bilgiye erişim hakkı!
Geçtiğimiz hafta sosyal medyada en çok tartışılan olay, dünyanın en büyük blog platformlarından Blogspot.com’un, Spor Toto Süper Lig maçlarının izinsiz yayınlandığı gerekçesiyle, erişime engellenmesiydi. Yayıncı kuruluş Digitürk’ün mahkemeye başvurarak aldırttığı engelleme kararının hukuksal açıdan tartışılacak bir yanı yok. Mevcut internet ve telif yasasının uygulamacısı durumunda olan bir yargı mensubunun da tereddütsüz vereceği bir karar bu erişim engellemesi. Ancak konunun ayrıntılarına inildiğinde mevcut düzende ciddi sıkıntılar olduğu görülüyor.
Öncelikle bu ve benzeri kararların işleyişini özetleyelim: İnternet üzerinde hak sahiplerinin telifli içerikleri iki şekilde paylaşılıyor; İlki kullanıcıların kendi aralarında yaptıkları ve herhangi bir ticari alışverişe dayanmayan paylaşımlar, ikincisi ise kimi “uyanık girişimcilerin” hak sahibinden izinsiz olarak alıp kendi işlettikleri web sayfalarından yaptıkları (ve çoğu zaman ticari bir kazanımı olan) paylaşımlar. Mevcut hukuk işleyişine göre, her iki paylaşım da yasal değil. Şimdilik ilk durumdaki paylaşımlara pek dokunulmuyor ama ikincisindeki gibi bir paylaşım tespit edildiğinde, hak sahibi soluğu mahkemede alıyor ve çıkan mahkeme kararının ardından siteye erişime engelleniyor.
İşte bu işleyişte sıkıntılı bir kaç nokta var: bunların ilki erişime engellenen, 156 milyon blog sayfası olan ve bu sayfaları 1 milyar kişinin takip ettiği blogspot.com gibi devasa bir sosyal medya platformu olduğunda, bir anda internetin en önemli uğrak noktalarından biriyle ülkenin iletişimi kesiliyor. Örneğin bu erişim engellemesinde, sitede sayfa açan onbinlerce Türk kullanıcısı ile bu blogları izleyen geçen Ocak ayı itibarıyla 4,5 milyon Türk ziyaretçinin mağduriyeti söz konusu. Kuşkusuz Digitürk de kendi ticari mağduriyetini öne sürecektir ancak kendi blog sayfalarına bile erişemeyen onbinlerce bloggerin, konuyu sosyal medyada öfkeyle tartışmaya açmasının sonuçlarının da dikkatli biçimde değerlendirilmesi lazım. Bunlardan ikisi şu aşağıdaki video ve o videoda sözü edilen Twitter'daki BlogumaDokunma kampanyası:
Digitürk ile Blogspot sitesinin sahibi Google arasındaki iletişimin de konuya köklü çözüm getirebileceği kanaatinde değilim. Kaldı ki Digitürk’ün, Blogspot’tan talep ettiği Youtube benzeri bir telifli içerik silme hakkının bu olayda pratik bir geçerliliği olmadığı ve bunun onbinlerce bloggerin bireysel mahremiyet hakkını ihlal etmek anlamına geldiği de unutulmasın. Konuyla ilgili zengin bir tartışma için: http://ff.im/zcIBG
Sonuçta bir yasal işleyiş, olayın içindeki birkaç tarafı birden mağdur ediyorsa, burada hakem olması gereken yasa koyucunun mevcut yasayı ciddi birçimde ele alması ve değiştirmesi gerekli. Konuyu Twitter’daki mesajlarında değerlendiren Cumhurbaşkanı Abdüllah Gül de bu duruma dikkat çekmiş. Bu bağlamda, 5651 sayılı internet yasasında sosyal medya döneminin ruhuna uygun değişiklikler yapılması artık bir zorunluluk. Ayrıca mevcut yasada suçu işleyen sayfaya değil suçun işlendiği platforma ceza verilmekte. Ancak suçlu olan o milyonlarca kişinin yazıp çizdiği platform değil o platformdaki birkaç sayfa ve onu işleten kişi(ler). Dolayısıyla yasanın çiğnendiği sayfalara odaklanmak ve yasayı o sayfalar vasıtasıyla çiğneyenlerin peşine düşmek daha anlamlı.
Yasada yapılması gerekli önemli değişikliklerden biri de, kullanıcılar arasındaki herhangi bir ticari çıkara dayanmayan paylaşımların artık suç olmaktan çıkartılması. Özellikle eğlence endüstrisi şirketleri, bunu internet kullanıcılarının başında Demokles’in kılıcı gibi bir tehdit olarak kullanmaktan artık vazgeçip aksine bunu bir tanıtım ve yayılım fırsatı olarak konumlamalılar. Bunun da ötesinde, bu yeni medyada çok da geçerli olmayan klasik “al-sat” yönteminden ziyade freemium gibi belli bir aşamaya kadar ücretsiz ve reklamlı ancak sonrası için ücretli gelir modelleri devreye sokulmalı. Hatta daha da yaratıcı modeller üzerine kafa yorulmalı. Aksi takdirde, bu tip bir kaç mahkeme kararı Türkiye’de sosyal medya hatta internet diye bir şey bırakmaz ve bu durum, internet kullanıcıları ile hak sahipleri arasında ciddi çatışmalara neden olur.
Hiç kimse unutmasın; içerik dediğimiz şey artık sanal bir metaya dönüşmekte. Ve çok yakın bir gelecekte bu metanın üretim-dağıtım-tüketim süreci, eski düzenin kaset, CD, DVD ve geleneksel medya organlarında değil tamamıyla bu yeni medyanın üzerinde gerçekleşecek.

