Markalar için Sosyal Medya Kılavuzu

Fizy_seysi2
Sosyal Medya’yı bir bataklık olarak görüp uzak duran ya da bu sorumluluğu başkalarına teslim eden markalar; Yanlış yoldasınız!
 

Van Depremi sonrasında bir havayolu şirketi, birkaç hafta önce bir otomotiv firması ve geçtiğimiz hafta da Türkiye’nin seçkin GSM operatörlerinden birinin milyonlarca dolar ödeyerek satın aldığı bir internet müzik servisi, sosyal medya krizlerinin baş aktörleri oldular. Bunların her biri kendi krizini farklı yöntemlerle çözmeyi denedi. Havayolu şirketi, deprem için kurguladığı kampanyaya sosyal medyanın verdiği tepkiyi iyi süzemeyince krizini daha da derinleştirdi. Otomotiv firması, çok da etkin kullanmadığı sosyal medyadaki tepkiyi ilk zamanlarda önemsemedi ancak ilerleyen süreçte olayın vehametini çabuk farkedip durumu toparladı.

En ilginç vaka ise, internet müzik servisi idi. Servisin Facebook sayfasını yöneten moderatörün kullanıcılara verdiği ve sınırları zorlayan yanıtlarını yukarıdaki resimde görebilirsiniz. Bu ‘sosyal medya uzmanı’ arkadaş, mevcudiyetinin yegane temeli olan sanal dünyadaki pervasızlığının bir iletişim krizine döndüğünün ve markaya verdiği zararın farkında mı değil mi?; Ne bizler ne de onlar henüz anlayamadık:)
Fizy_seysi
Aslında bu vb. irili ufaklı olaylar da gösteriyorki, kişisel ya da kurumsal markalar için sosyal medya artık bir vaka ve kaçış yok!

Geçen yıla kadar Sosyal Medya, çoğu marka için göz ucuyla izlenen ‘ne idüğü belirsiz bir yer’ idi.  Ancak kullanıcı sayısındaki olağanüstü artış ve buna paralel gelişen kamuoyu etkisi, tüm markaları Sosyal Medya’yı etkin kullanabilme arayışına itti. Hemen her kişi ve kurumda hakim olan ‘Aman biz bu işten anlamıyoruz, bari anlayan birilerine verip çözelim!’ anlayışıyla kimileri sorumluluğu dijital ajanslara verdiler, kimileri ise kendi bünyelerinde sosyal medya uzmanı istihdam ettiler. Sürecin başlarında işler, ilk başlayanların ustalığı ve mecra etkisinin nispeten az olması nedeniyle iyi gitti. Ama bugün gelinen noktada markalar, önceliği giderek artan ve ilgilenilmediği takdirde tek bir kişinin olumsuz tepkisinin yaygınlaşmasıyla bile o zamana kadar oluşan tüm itibar ve değerlerini alaşağı edebilecek kadar güçlü etkisi olan bir mecra ve kitleyle karşı karşıya. Üstelik giderek artan bu talebi karşılayacak nitelik ve nicelikte bir Sosyal Medya sektörünün oluşmadığı da ortada. Bu olumsuzluk, müşteri sayıları giderek artan dijital ajansların iş kalitesine de, markaların kendi bünyelerinde istihdam ettiği ‘uzmanların’ niteliğine de yansımakta. Sonuçta yukarıda söz ettiğim tarzda krizlerin 2012’de artarak yaşanması kaçınılmaz.

Peki ne yapmak gerekli? Öncelikle markalar artık ‘Ben Sosyal Medya’dan anlamam!’ anlayışıyla işi başkasına havale etmekten vazgeçmeli ve en azından konuyu denetleyecek kadar öğrenmekle ilk adımı atmalılar.

Bir sonraki adım ise, kendi işleyiş süreçlerine Sosyal Medya’yı da eklemleyecek bir değişimi başlatmak olmalı. Bunu neden yapmaları gerektiğini soranlar, bir markanın itibar ve değerinin sosyal medya olmadan artık oluşturulamayacağını akıllarından çıkartmasın. Üstelik sosyal medyada gösterilen faaliyetlere satış, pazarlama, kurumsal iletişim, müşteri hizmetleri ve hatta ARGE gibi bir çok organizasyonel unsurun dahil artık. Ancak ve ancak bunu idrak edebilen markalar, tüm bu unsurların iletişimini emanet ettikleri bir sosyal medya uzmanının ve/veya dijital ajansın hangi vasıflara sahip olması gerektiğini görebilir ve böylelikle bu zorlu mecrayı bir tehdit değil fırsat ortamına dönüştürebilir.    

İşin bir de tüm markaların desteklemesi gereken eğitim modeli oluşturmak ve desteklemek kısmı var ki, bunu anlatmak için uzun uzun bir yazı gerekli. Ancak halihazırda Türkiye'de bu alana yönelik eğitim veren 3-4 üniversite programı* olduğunu düşünürsek durumunun ne denli vahim olduğu anlaşılır.

* Kadir Has Üniversitesi Yeni Medya Lisans ve Yüksek Lisans Programları, Bahçeşehir Üniversitesi Yeni Medya Lisans Programı ve Yeditepe Üniversitesi Sosyal Medya Yönetimi Yüksek Lisans Programı

Akademik Eğitim ve Yeni Medya

Media_httpismailhpola_ebojs

21. Yüzyılda insanlık Bilgi Toplumu'na doğru yol alırken üniversite eğitimi olarak ne alemdeyiz?

Kadir Has Üniversitesi’nde ‘Yeni Medya’ başlıklı ilk dersi vermeye başladığımda yıl 2004 idi. O günlerde üniversitenin rektörü benden internet ve mobil sektörlere ilişkin uzman ihtiyacını karşılayacak bir fakülte kurmak için çalışma yapmamı istediğinde, söz konusu disiplinlerin tamamen ticari kuruluşların insiyatifinde geliştirildiğini, akademik camianın dünyada bile konuya yeni yeni eğilmeye başladığını ve değil fakülte, bölüm kurmak için bile gerekli akademik insan kaynağını bulamayacağımızı ifade ettim. Bir de buna ek olarak, profesyonel kariyerimde bana çok ilham vermiş değerli bir yöneticimin sözünü hatırlattım ona: ‘İnsanlardan 2-3 adım önde olursan sunduğun her şey popüler olur. Ancak 10 adım öndeysen insanlar seni anlamaz ve batarsın.’ Rektör, gülümseyerek bana hak verdi ve zamanı geldiğinde bu fakültenin kurulması hususunu hatırlatacağını söyledi.
O günlerden itibaren uzunca bir süre üniversiteden akademisyen arkadaşlarla kuruluşa ilişkin yaptığımız araştırmalara öncelikle Yeni Medya kavramının tanımından başladık ve sonuçta bunun internet ya da mobil ağlar üzerindeki tüm iletişimi kapsayan bir ortam (medium) olduğunu anladık. Bu tanımdan sonra herşey berraklaştı. Sosyal Medya’nın da aslında ‘Yeni Medya’ olarak tanımladığımız iletişim ortamının bünyesinde bir kavram olduğunu ve sosyal medyanın sadece internetle sınırlı olmayıp toplu SMS iletişimini düşündüğümüzde mobil mecralara da uzandığını, öte yandan internette tek başımıza gerçekleştirdiğimiz bir bankacılık işleminin de sosyal medya ile ilgisi olmadığını ancak tüm internet ve mobil mecraları içeren tüm bu iletişim ortamının adının Yeni Medya olduğunu kolaylıkla görebilme şansımız oldu.
Bu aşamadan sonra Yeni Medya’nın geleneksel medyalardan temel farklarının saptadık ve bunların hepsini etkileşim, sayısallık ve mobilite ana başlıklarında toplanabileceğini değerlendirdik. Son olarak, biriktirdiğimiz tüm bu verilerden yola çıkarak Yeni Medya’nın akademik ve sektörel ihtiyaçlarını belirleyip bunlara bakarak  akademik ders müfredatı ve potansiyel iş kollarını çıkardık.
Tüm bunların ardından Yeni Medya, 2009 yılında İletişim Fakültesi’nin bünyesinde bir lisans programı ve Sosyal Bilimler Enstitüsü bünyesinde de bir yüksek lisans programı olmak üzere ilk öğrencilerini kabul etmeye başladı ve 2011 yılı itibarıyla ilk yüksek lisans mezunlarını verdi. Kuruluştan beri iki ana hedefimiz oldu: İlki, Yeni Medya’nın temelini oluşturan Bilişim, Telekomünikasyon ve Medya sektörleriyle sıkı ilişkiler kurarak öğrencileri onların ihtiyaçları doğrultusunda uzmanlar yetiştirmek. İkincisi ise, Yeni Medya’nın sosyal, kültürel, ekonomik, siyasal ve hukuksal etkilerini araştırarak bu alanları geliştirecek donanımda akademisyenler yetiştirmek...
Kuşkusuz Yeni Medya uçsuz bucaksız bir dünya ve bizlerin de tek başımıza bu dünyanın tüm ihtiyaçlarına yanıt vermesi mümkün değil. Bilginin etkin kullanımını temel alan ve bunu öğreten Yeni Medya programlarının diğer akademik disiplinlerle sinerjisiyle birlikte ülkemizin küresel rekabet gücünü geliştireceği kanaatindeyim. Bunun da ötesinde Bilgi Toplumu yolunda önemli bir adım olacak Yeni Medya okur-yazarlığı konusunda toplumsal seferberliğin başlatılabilmesi için ülkemiz üniversitelerinin tamamında Yeni Medya bölümleri açılması gerektiğini düşünüyorum.
Aslında bu yazıyı yazmama vesile olan da Yeni Medya alanındaki umut verici akademik gelişmeler. Bu yıl itibarıyla Bahçeşehir Üniversitesi, Gazetecilik Bölümü’nün müfredatını güncelleyerek Yeni Medya Bölümü olarak yeniden yapılandırdı ve Yeditepe Üniversitesi de Sosyal Medya Yönetimi adıyla bir Yüksek Lisans programı başlattı. Henüz kesin olmamakla birlikte yakın zamanda diğer bir kaç üniversiteden de güzel haberler geleceğini umuyorum. Yeni Medya giderek toplumun çeşitli kesimlerinin katkısıyla büyüyen bir alan haline gelmekte ve ben de yakın gelecekte bu bölümlerin birer fakülteye dönüşmesi hayalinin gerçeğe dönüşeceği günü bekliyorum.

Hayata ‘reset’ atmak

Media_httpismailhpola_lmrio

Bilgi, iletişim ve medyanın bombardımanı altında 1 yıl çalıştıktan sonra tatilde nasıl dinlenmeli?

Medya, reklam, telekom, enerji, vb. sektördeki çoğu çalışan ve yönetici yaz aylarında ortak bir kaderi paylaşır; Kendi arzuları ya da aile, sevgili ve arkadaş baskısıyla yapılan bir Güney  ‘tatili’. İşyerindeki yoğunluk nedeniyle zaten zar zor yaratılan 1-2 haftalık bu kısa zaman boyunca otelden yemeğe sıcak havalardan gürültüye türlü türlü sorunlarla boğuşulur, birlikte gelinen kişilerle sorunlar yaşanır, vs., vs.
Böylece tatil bitip eve dönüldüğünde yeni iş sezonuna yorgun bir vücut ve yıpranmış bir zihinle başlanır. Oysa tatilin amacı, 1 yıl boyunca maruz kalınan bilgi, iletişim ve medya bombardımanından kendimizi biraz olsun uzak tutmak, iş ortamının 1 yıllık yoğunluğunun ve yorgunluğunun ardından fiziksel ve zihinsel olarak biraz gevşemek değil midir? Çoğumuz bunu yapmadığımız gibi e-posta, telefon ve hatta sosyal medya iletişimini de kesemeyerek ev ve iş ortamlarımızı adeta tatile taşıyoruz. Bu sürekli bağlı kalma (connected) ve dinlenememe durumunun ilerleyen yıllarda sağlık sorunlarına yol açtığı da bir gerçek!
Kuşkusuz bendeniz de bu kısır döngünün istisnası değilim ancak bu yıl ilk defa sevgili dostum ve Bloomberg Business Week Türkiye yazarı Mithat Bereket’in sayesinde bu akışa DUR diyebildim. Herkes giderken Mersin’e biz gittik tam tersine ve tuttuk Bulgaristan’ın dağlık ve ormanlık Velingrad şehrinin yolunu. Balkanların kaplıca merkezi olarak bilinen bu şirin, küçük ve serin beldesine gidişimizdeki amaç, güney sahillerinde bir türlü sağlayamadığımız zihinsel sükuneti yakalayabilmek ve bunun da ötesinde kimi mesleki rahatsızlara karşı koruyucu bir direnç geliştirebilmekti.
Peki amacımıza ulaşabildik mi? Bazı küçük sorunlar dışında evet. Bir defa konakladığımız bölge dağların eteklerinde ve Temmuz ayında bile çok sıcak değil. İnsanlar İstanbul’da pişerlerken biz orada zaman zaman yağan yağmurun toprakla buluşmasının kokusunu doya doya çektik içimize. Bunun dışında etrafta tanıdık bildik hiç kimse yok. Dolayısıyla memleketin bilindik tatil yerlerindeki gibi sık sık tanıdıklara rastlayıp oradan oraya sürüklenebileceğiniz ve tatile çıkış amacınızdan sapabileceğiniz kaotik bir ortam da oluşmuyor. Bir de kaldığımız Park Olymp Oteli’nde belli başlı yerler haricinde internet bağlantısı yoktu. Cep telefonundan internet ve konuşma da çok pahalı olduğu için iletişimimiz bir anda sınırlandı. Buna Türk TV ve gazeleterinin buralarda hiç varlığının olmamasını da eklerseniz alın size tam bir geleneksel ve yeni medya detoxu!
İletişim kanallarınızın tıkanması size başınızı ekrandan kaldırıp biraz etrafa bakma ve düşünme olanağı tanıyor. Kafanız işe güce, eşe dosta tanıdığa takılı kalmadan yeşillikleri farkediyor ve beyninize giden oksijeni hissediyorsunuz. Bu berraklaşma sürecinde zihninizde yeni fikirlere de yer açılıyor. Hani o yoğun iş ortamında bir türlü üretmeye olanak bulamadığınız yeni projeler bir bir sökün ediyor dimağınıza.
Bunun ötesinde, bu tip kaplıca tesislerinde kilo, bel ve boyun fıtığı gibi Yeni Medya meslek rahatsızlıklarına karşı uygulanan sağlık programları da etkili. Biz tesise ilk vardığımızda uzman bir doktor tarafından tepeden tırnağa muayene edildik. Daha önceden yaptırıp getirdiğimiz detaylı check-up verileri ışığında diyet ve spor programlarımız oluşturuldu ve bu süreçte nelere dikkat etmemiz gerektiği bize ayrıntılı biçimde anlatıldı.
Ancak yurt dışında bu tip yerlere gittiğinizde en büyük sorun, yabancı dil. Biz Bulgarca bilmiyorduk ama Allahtan otelde çat pat ingilizce bilen personel ve şans eseri türkçe bilen insanlar vardı. Böyle bir seyahate gideceklerin bu konuyu önceden çözüme kavuşturması şart.
Sonuçta gayet sağlıklı geçen bir tatil oldu ve kafalar sıfırlanmış hatta yeni projelerle dolmuş biçimde memlekete döndük. Senede 1 kere de olsa hayata ’reset’ atılmalı!

Yeni Medya Kültürü Üzerine

Media_httpismailhpola_jvefx

Sanal dünya, kimi zaman engin bir deniz, kimi zaman da karanlık bir dehliz! Yolumuzu aydınlatan kaynaklar ise sınırlı...

21. Yüzyıl her ne kadar bilgi çağı olarak konumlandırılmaya çalışılsa da sözü edilen bilginin bireylerin ne kadar umrunda olduğuna ilişkin ciddi kuşkular da yok değil.  Ağırlığı bloglardan mikrobloglara kayan sosyal medyada neredeyse 140 karaktere hapsedilen ifadeler, sözlük forumlarındaki uzun metinlere tahammülsüzlüğün sembolü “Özet geç!”  gibi sloganlar ve haber sitelerinde tıklama rekoru kıran sayfaların hep foto galeriler olması, bilgiye ne şekilde baktığımızı da gösteriyor.

Oysa sanal dünyayı , onun getireceği fırsatları ve tehditleri değerlendirebilmek için bu devasa ağın üzerindeki trilyonlarca veriyi süzecek  ve içinden işe yarar bilgiyi çekip alacak bir birikim ve senteze ihtiyacımız var. Sanal dünyanın engin denizlerine yelken açabilmek ve karanlık dehlizlerinde kaybolmamak, öncelikle içinde bulunduğumuz ortamın nasıl bir yer olduğunu anlatacak ve yolumuzu aydınlatacak referansların ne kadar var olduğuyla ilgili. Sözünü ettiğim, interneti geniş ve derin bir perspektifle ele alabilen ve bunu kitlelerle paylaşabilme becerisine sahip referans insanlar. Onlara ihtiyaç duymamızın  başlıca nedeni de, internet kültürü yaratan genç kitlenin bakış açısının henüz geniş ve derinlik sağlayacak olgunlukta olmaması.İronik olan ise, geniş ve derin bakabilme becerisine sahip otoritelerin ise internet kültürünü bir türlü benimseyememesi ve hatta uzak durmak istemesi! Ancak sayıları az da olsa, bu tezatın tam ortasında durabilen referans kişi ve onların yol gösterici üretimleri var.

Yeni Medya kültürüne meraklı olanlarınızın izlemesi adına bu kişileri ve çalışmalarını sizlerle paylaşmak isterim. Bunların ilki her hafta Radikal Gazetesi’nde yazdığı yazılarla Sanal Alem’in ucunu bucağını okurlarında değişik mizahi bir dille anlatan M. Serdar Kuzuloğlu. İnterneti hemen hemen ilk çıkışından beri izleyen ve köşe yazılarının yanı sıra, gerek TRT’de hazırlayıp sunduğu Sosyal Medya programı gerekse blog ve sosyal medyadaki paylaşımlarıyla Türkiye internetçilerinin yolunu aydınlatan bir meşale.  Kuzuloğlu’nun eleştirilecek tek yanı, internet konusunda hala bir referans olacak bir kitap yazıp kendisini yakından izleyen kitleyle paylaşmaması!

Cumhuriyet Gazetesi’nin Bilim ve Teknoloji Eki’nde her Cumartesi köşe yazan Tanol Türkoğlu da, hem köşe yazıları, hem de 10 yıldan beri yazdığı “Bilgi Toplumu”, “İnternetin Kitabı” ve “Dijital Kültür” kitaplarıyla Yeni Medya kültürüne önemli katkıları bulunan kişilerden. Özellikle son kitabı Dijital Kültür’de bilgiyi kullanım biçimimize getirdiği eleştirel bakış yol gösterici nitelikte. Türkoğlu’nun da vurguladığı gibi elimizdeki verileri bilgiye dönüştürmek yerine bilgiçlik taslamak için kullanmamız, bizi bilgi toplumuna değil bilgiçler toplumuna götürmekte.

Sosyal Medya’da internet kültürüne ilişkin küresel bilgi kaynaklarını tarayıp bize derlenmiş haliyle getiren bir diğer aydınlık insan da Bilgi Üniversitesi Öğretim Görevlisi Dr. Özgür Uçkan. Uçkan’ın Cemil Ertem ile birlikte yazıp yeni piyasaya çıkarttığı “Wikileaks” kitabı, içinde yaşadığımız döneme internet üzerinden geniş bir politik bakış da getirmekte.

Yeni Medya kültürü konusunda farklı bir bakış sahibi olmak isteyenlerin mutlaka izlemesi gereken kişilerin başında Koray Löker gelir. Yılmaz bir Pardus savunucusu olan Löker, içine girip de bir türlü anlamlandıramadığımız internet dünyası ve etkilerine ilişkin keskin eleştirilerini ödünsüz ve her koşulda doğrunun yanında yer alma (m)eziyetiyle önümüze getirebilen ender kişiliklerden.  Blogundaki yazıları ve sosyal medyadaki tartışmaları izlenesi bir lezzettedir.

Son olarak değineceğim kişi ise, bu alanda üretimi en yoğun kişilerden Başkent Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Mutlu Binark. Yeni Medya kültürüne gerek kurduğu bloglardaki paylaşımları, gerekse kurduğu proje gruplarının yaptığı saha çalışmaları ve kitap üretimleriyle katkıda bulunan Binark’ın akademik katkıları çok boyutlu ve kendisinden sonra gelecek akademisyenlere yol gösterecek nitelikte. Elbette buradaki dar çerçeveli yazıma alamadığım ve faydalı üretimler yapan bir çok Yeni Medya insanı da var. Ancak bu kültürün doğru bir noktaya oturması ve insanlığı 21. Yüzyılda hedeflediği Bilgi Çağı’na götürmesi için daha çok yol göstericiye ihtiyacımız var.

Yeni Medya Dersleri

Media_httpismailhpola_bngjr
“Derste ama aklı dışarıda” öğrencilerle “Dışarıda ama aklı derste” bir eğitim deneyimi... Birkaç hafta önce bir akşam, olumsuz hava ve kış koşullarını görünce, aklımdan ertesi sabah Kadir Has Üniversitesi  Yeni Medya Bölümü öğrencileriyle olan “Yeni Medya’ya Giriş” dersini iptal etmek geçti.  Durumu açıklayan bir kısa mesaj hazırladım. SMSi tam toplu mesaj servisi üzerinden gönderiyordum ki aklıma ilginç bir fikir geldi. Hemen mesaj metnini değiştirdim ve öğrencilere ertesi günkü dersin okuldan değil evden verileceğini ve herkesin sabah 10:00’da bilgisayarının başında olması gerektiğini bildirdim. O gecenin neredeyse tamamını da, verilecek dersin içeriği ve altyapısını hazırlamakla geçirdim. Zamanın kısıtlı olması nedeniyle ileri teknolojilere sahip bir eğitim platformu bulmak zordu.  Çünkü bunların çoğunda bilgisayarınıza program indirmeniz gerekiyordu. Zaten planladığım şey de, sınırları zorlayan böyle teknolojik  bir sanal sınıftan ziyade öğrencilerin Yeni Medya’nın temel unsurları olan etkileşim, sanallık ve mobiliteyi bizzat deneyimleyebilecekleri ve bilgisayar ya da cep telefonlarından erişebilen bir iletişim ortamıydı. Aslında hedef böyle konulunca, çözüm platformu da kendiliğinden belirdi; Sosyal Medya! Ders için araştırdığım sosyal medya platformları içinden, bir grubu tek bir başlık altında toplayabilme, aynı başlık altında dosya paylaşabilme ve tartıştırabilme özellikleri nedeniyle FriendFeed’i seçtim. Sabah, öğrencileri ders için FriendFeed.com platformunda kurduğumuz grupta topladım. İlk olarak yoklama yaptım, daha sonra öğrencilere derse nereden katıldıklarını sordum. Çoğu evden, bir kaçı internet kafeden ve birisi de dışarıda cep telefonundan bağlanmıştı.  Onlardan, paylaştığım dökümanı incelemelerini istedim. O dökümanın içeriğini bir kaç cümleden oluşan yazılı bloklar halinde anlattıktan sonra, anlamadıkları yerler varsa sormalarını talep ettim. Dökümana ilişkin  soru sordum ve onların da sorularını yanıtladım.
Media_httpismailhpola_hvegc
Ders sonrası öğrencilerden aldığım izlenimlere göre, en çok hoşlarına  giden şeyler, karda kışta dışarı çıkmamamaları, yollarda vakit kaybetmemeleri  ve klasik sınıf ortamına girmemeleri.  En çok şikayet ettikleri ise, bazı öğrencilerin internet bağlantılarının kopması nedeniyle derse katılamamaları ile canlı ses ve görüntü olmadığı için ders olduğunu tam hissedememeleri. Tabii bu durumun aslında kendileri için olumlu olduğunu söyleyenler de var(!) Kuşkusuz ders, sınıftaki gibi, belli bir akışta gitmedi ve anlatım tüm duyulara hitap etmedi. Ancak “derste ama aklı dışarıda” değil “dışarıda ama aklı derste” öğrencilerin olduğu farklı bir eğitim deneyimi yaşadık. Bu deneyimin ışığında üzerinde durulması gereken bir kaç husus ise şöyle: Öncelikle uzaktan eğitimin temel taşı, ülkenin internet altyapısı. Bu altyapının gerçeğe yakın bir eğitim deneyimini taşıyabilecek kapasitede ve kalitede olması lazım.  Hazırlanacak e-eğitim hizmetlerinin ise her türlü cihazdan kolaylıkla bağlanılabilir şekilde standardize edilmesi ve sosyal medya platformlarına entegre edilmesi gerekli. Özellikle sosyal medya entegrasyonu, öğrencilerin eğitim sürecini farklı şekillerde etkileyecektir.  Sonuçta,  öğretmenlerin otoriter değil moderatör konumuna geçtiği daha eğlenceli ve araştırmacı bir sanal eğitim sürecinin ilk ipuçları yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı.
Tags
  • sosyal medya (14)