Markalar için Sosyal Medya Kılavuzu

Fizy_seysi2
Sosyal Medya’yı bir bataklık olarak görüp uzak duran ya da bu sorumluluğu başkalarına teslim eden markalar; Yanlış yoldasınız!
 

Van Depremi sonrasında bir havayolu şirketi, birkaç hafta önce bir otomotiv firması ve geçtiğimiz hafta da Türkiye’nin seçkin GSM operatörlerinden birinin milyonlarca dolar ödeyerek satın aldığı bir internet müzik servisi, sosyal medya krizlerinin baş aktörleri oldular. Bunların her biri kendi krizini farklı yöntemlerle çözmeyi denedi. Havayolu şirketi, deprem için kurguladığı kampanyaya sosyal medyanın verdiği tepkiyi iyi süzemeyince krizini daha da derinleştirdi. Otomotiv firması, çok da etkin kullanmadığı sosyal medyadaki tepkiyi ilk zamanlarda önemsemedi ancak ilerleyen süreçte olayın vehametini çabuk farkedip durumu toparladı.

En ilginç vaka ise, internet müzik servisi idi. Servisin Facebook sayfasını yöneten moderatörün kullanıcılara verdiği ve sınırları zorlayan yanıtlarını yukarıdaki resimde görebilirsiniz. Bu ‘sosyal medya uzmanı’ arkadaş, mevcudiyetinin yegane temeli olan sanal dünyadaki pervasızlığının bir iletişim krizine döndüğünün ve markaya verdiği zararın farkında mı değil mi?; Ne bizler ne de onlar henüz anlayamadık:)
Fizy_seysi
Aslında bu vb. irili ufaklı olaylar da gösteriyorki, kişisel ya da kurumsal markalar için sosyal medya artık bir vaka ve kaçış yok!

Geçen yıla kadar Sosyal Medya, çoğu marka için göz ucuyla izlenen ‘ne idüğü belirsiz bir yer’ idi.  Ancak kullanıcı sayısındaki olağanüstü artış ve buna paralel gelişen kamuoyu etkisi, tüm markaları Sosyal Medya’yı etkin kullanabilme arayışına itti. Hemen her kişi ve kurumda hakim olan ‘Aman biz bu işten anlamıyoruz, bari anlayan birilerine verip çözelim!’ anlayışıyla kimileri sorumluluğu dijital ajanslara verdiler, kimileri ise kendi bünyelerinde sosyal medya uzmanı istihdam ettiler. Sürecin başlarında işler, ilk başlayanların ustalığı ve mecra etkisinin nispeten az olması nedeniyle iyi gitti. Ama bugün gelinen noktada markalar, önceliği giderek artan ve ilgilenilmediği takdirde tek bir kişinin olumsuz tepkisinin yaygınlaşmasıyla bile o zamana kadar oluşan tüm itibar ve değerlerini alaşağı edebilecek kadar güçlü etkisi olan bir mecra ve kitleyle karşı karşıya. Üstelik giderek artan bu talebi karşılayacak nitelik ve nicelikte bir Sosyal Medya sektörünün oluşmadığı da ortada. Bu olumsuzluk, müşteri sayıları giderek artan dijital ajansların iş kalitesine de, markaların kendi bünyelerinde istihdam ettiği ‘uzmanların’ niteliğine de yansımakta. Sonuçta yukarıda söz ettiğim tarzda krizlerin 2012’de artarak yaşanması kaçınılmaz.

Peki ne yapmak gerekli? Öncelikle markalar artık ‘Ben Sosyal Medya’dan anlamam!’ anlayışıyla işi başkasına havale etmekten vazgeçmeli ve en azından konuyu denetleyecek kadar öğrenmekle ilk adımı atmalılar.

Bir sonraki adım ise, kendi işleyiş süreçlerine Sosyal Medya’yı da eklemleyecek bir değişimi başlatmak olmalı. Bunu neden yapmaları gerektiğini soranlar, bir markanın itibar ve değerinin sosyal medya olmadan artık oluşturulamayacağını akıllarından çıkartmasın. Üstelik sosyal medyada gösterilen faaliyetlere satış, pazarlama, kurumsal iletişim, müşteri hizmetleri ve hatta ARGE gibi bir çok organizasyonel unsurun dahil artık. Ancak ve ancak bunu idrak edebilen markalar, tüm bu unsurların iletişimini emanet ettikleri bir sosyal medya uzmanının ve/veya dijital ajansın hangi vasıflara sahip olması gerektiğini görebilir ve böylelikle bu zorlu mecrayı bir tehdit değil fırsat ortamına dönüştürebilir.    

İşin bir de tüm markaların desteklemesi gereken eğitim modeli oluşturmak ve desteklemek kısmı var ki, bunu anlatmak için uzun uzun bir yazı gerekli. Ancak halihazırda Türkiye'de bu alana yönelik eğitim veren 3-4 üniversite programı* olduğunu düşünürsek durumunun ne denli vahim olduğu anlaşılır.

* Kadir Has Üniversitesi Yeni Medya Lisans ve Yüksek Lisans Programları, Bahçeşehir Üniversitesi Yeni Medya Lisans Programı ve Yeditepe Üniversitesi Sosyal Medya Yönetimi Yüksek Lisans Programı

Wall Street işgal altında?!

Occupy_wall_street

Arap Baharı’yla açılan Pandora’nın kutusu dünyayı Amerikan Baharı’na mı götürecek?


Kendi derdine düşüp Türkiye’nin meselelerini bile analiz etmekte aciz kalan geleneksel medyamızın anlı şanlı ‘gazetecilerinin’, ABD’de 1 ay kadar önce başlayan bir hareketi gündeme almasını ve giderek küresel bir harekete dönüşmekte olan gidişatı görmesini beklemek? Evet, pek gerçekçi değil maalesef! Oysa Yeni Medya'da konuya ilişkin şuradaki gibi şahane analizler çoktan yapıldı.

Aslında 1 ay önce 17 Eylül’de ilk protestolar başladığında ABD’de de durum pek farklı değildi. Üstelik kuru bir kalabalık tarafından dile getirilen slogan da pek cüretkardı; Occupy Wall St. yani Wall Street’i işgal et! ABD ekonomisinin kalbi NewYork Borsası’nın işgal etme fikri borsacıları da güldürmüş olmalı ki, içlerinden bazıları ilk günlerde borsa binasının önünde kendilerini protesto eden göstericilere gülümseyerek kadeh kaldırmayı da ihmal etmedi.

Occupyws_champagne_toast
Ancak Occupy Wall St., bugün itibarıyla 80i aşkın ülkenin 1500den fazla kentinde organize edilen yürüyüşlerle desteklenen küresel bir hareket haline gelmeyi başardı. İlk günlerdeki sloganları da OccupyChicago ve Occupy LA şeklinde yerelleşerek ABD’nin yüzlerce  şehrine yayıldı. Artık ABD ve dünya medyasının manşetlerini ve haber bültenlerini işgal eden harekete kamuoyu desteği de giderek artmaya başladı. New York’taki bir pizza zinciri harekete verdiği desteği göstermek amacıyla menüsüne OccuPie yani İşgal Keki’ni ekledi. Sosyal Medya platformlarında hergün hareketi destekleyen yüzlerce grup kuruluyor ve bu gruplar milyonlarca insan tarafından izleniyor.

Peki sadece bir an önce başlayan bir hareket bu kadar kısa sürede nasıl bu noktaya geldi? Kuşkusuz bunun altındaki tüm nedenleri buradan görüp sayabilmek zor ancak hareketin sosyal medya hesapları ve ABD’deki 1-2 blogdan derlediğim bilgiler sonucunda önemli bulduğum birkaç hususu sizlerle paylaşmak isterim. İlk olarak, bu hareketi oluşturan kitle, Sanayii Çağı’nın mavi yakalıları değil Bilgi Çağı’nın beyaz yakalıları. Harekete geçmelerinin asıl nedeni olan işsizliğin pençesinde kıvranan, uygulanan politikaların kendilerine iş olanağı vereceğinden umudu olmayan ancak hemen hepsi teknolojik araçları iyi kullanan, dünyayı takip eden ve politika ve politikacılardan uzak genç, dinamik ve yepyeni bir kitle bu.

Occupied_wsj

17 Eylül’de Wall Street'teki ilk gösterilerde olayın bu boyutlara geleceğini kendileri bile hayal etmeyen bu insanların Borsa binasının yakınındaki Zucotti Park’ta kurdukları çadırlarda inatla eylemlerini sürdürme iradeleri yönetimin panik içinde eylemi bitirme çabasıyla karşı karşıya gelince, eylemciler ellerindeki en büyük silahı yani Yeni Medyaları büyük bir beceriyle kullanmaya başladılar. Twitter ve Facebook’da kendilerine karşı yönelen her hareketi anında duyuran ve dertlerini son derece basit ve dokunaklı biçimde yazı, resim ve kendi hazırladıkları videolarla anlatmayı beceren bu gençler, aslında kendi medyalarını yarattıklarını ve bu medya üzerinden gelen desteklerle güç kazandıklarını yavaş yavaş farkettiler.

Occupywallst_twitter_account
Yeni Medya o kadar etkili oldu ki, harekete tüm ülkede fiziksel katılım da arttı, kitleler kalabalıklaştı. Zizek gibi akademisyenler ve hatta Soros gibi iş adamları bile destek beyanlarında bulundu ve New York’dan alınan ilham, Yeni Medya üzerinden önce ABD’deki sonra da dünyadaki geniş kitleleri harekete geçirdi.

Occupy_wall_street_event_map
Occupy Wall St. hareketindeki çok önemli hususlardan biri de, eylemcilerden hiçbirinin öne çıkmadığı, internetin ruhuna uygun lidersiz ve dağitık bir yapıda olması. Bu durum, hareket içi gruplaşmayı önlediği gibi herkesin verilmek istenen mesajlara odaklanmasını sağlıyor. Bu sayede verdikleri basit mesajlar da kamuoyunca daha iyi algılanıyor, tartışılıyor; Biz ABD’nin %99’uyuz. ABD yönetiminden diğer %1’in finansal sıkıntılarına değil bizim sıkıntılarımıza öncelik vermesini stiyoruz. Başka da bir amacımız yok!

Tüm bu gelişmeler karşısında Obama yönetiminin, siyasi çıkarlar uğruna köhne endüstri çağı kurumlarına destek vermeyi bırakıp gençlerin sorunlarına öncelik vermek ve bunun için de yeni istihdam politikasını Bilgi ve iletişim teknolojileri, Yeni Medya, Alternatif Enerji, BioGenetik gibi yeni ve potansiyeli olan alanlarında kurarak bu kitlenin sorunlarını çözmeye çalışmaktan başka seçeneği kalmadı. Wall Street Borsa Binası'nın içindeki ekonomi ile dışındaki ekonomi aynı seviyeye gelmedikçe, Arap Baharı ile açılan Pandora’nın kutusu Amerikan Baharı hatta Dünya Baharı'na doğru yol alacak.

 

Yeni bir Medya Çağı!

Media_httpismailhpola_inxpm

Küresel kriz sürecinin sonunda endüstri çağı kapanırken geleneksel medya, en etkin mecrası GAZETEyi kaybedebilir!

Her hafta klavyenin başına ‘yeni medyanın olumsuz yönlerinden söz etmek’ niyetiyle oturuyorum ama Yeni Medyaya ilişkin öyle eksik, hatalı ve kulaktan dolma bilgiler görüyorum ki buna bir türlü sıra gelmiyor. Örneğin, Vatan Gazetesi’nden Sanem Altan ¨Bu aralar sık sık ‘Yeni Medya’ diye bir laf duyduğunu ve Twitter’dan bir okurunun bununla yandaş medyayı kastettiğini anladığını ancak onların da medyaya bir yenilik getirmediğini¨ yazmış. Okur olarak ister istemez aklınıza ¨Peki nedir Yeni Medya?¨sorusu geliyor. Ancak bu sorunun yanıtını havada bırakarak (Yeni Medya=Yandaş Medya) gibi tuhaf bir çıkarımla noktalamış yazısını Altan.

Bir diğer gazete ikonu Ertuğrul Özkök de, geçtiğimiz hafta Apple şirketinin borsada Exxon şirketinin değerini geçerek küresel ekonomik iktidarı devraldığı bir devrimi müjdeliyor.  Sloganı ise ‘Garaj çocuklarının iktidarı!’ Özkök'e 'Günaydıııın!' diyelim ve soralım; peki o garaj çocuklarını iktidara getiren ne? Apple’ın yarattıklarına hala endüstri döneminin kalıplarıyla bir ‘ürün’ olarak bakan bir zihniyete Yeni Medya’yı anlatmak ne zor!

Oysa artık günleri sayılı olan geleneksel mecralarını kurtarmaları için adeta bir can simidi Yeni Medya. International Newsmedia Marketing Association adlı kuruluşun 2011 raporuna bakılırsa gazetelerin en fazla 20-30 yıllık ömrü kaldı. Raporun içinde bulunduğumuz kriz koşullarını öngörmeden hazırlandığı göz önüne alınırsa, özellikle uzun durgunluk tipi bir süreçte gazetelerin ciddi mali sıkıntılarla boğuşmasının ve bu sürenin 5-10 yıla inmesinin bile olasılık dahilinde olduğu görülebilir.  Söz konusu olasılığı, Harvard Üniversitesi’nin gazeteciliğin geleceğini incelemek amacıyla kurduğu Nieman Journalism Lab sitesindeki, Newsonomics adlı köşesinde değerlendiren medya sektörü analisti Ken Doctor, ABD’de gazetecilik sektörünün 22 çeyrekten beri sürekli gelir düşüşü içinde olduğunu ve bu durumun Avrupa ve Asya’nın çoğu ülkesinde de benzer bir eğilim görüldüğünü belirtiyor. Doctor’a göre hemen bugün itibarıyla radikal kararlar alınmazsa, gazetecilik umulandan çok daha kısa sürede maziye karışma (oblivion) tehlikesiyle karşı karşıya. Yazar, dijital yayıncılık rekabeti için az da olsa hala gelişim zamanı olduğunu ancak medya patronlarının acilen ‘Dijitale dönüşüm’ kararı almaları gerektiğini, çünkü ekonomik kriz ve durgunlukla birlikte okuyucunun paralı kağıdı terkederek hızla ücretsiz internet mecrasına yöneleceğinin altını çiziyor. Gazetelerde yaşanabilecek bir mali kriz durumunda Doctor, ilk olarak gazetenin dijital öncelik stratejisi doğrultusunda bina, matbaa gibi değerlerini nakite çevirmelerini, eleman sayılarını dijital dönüşüme göre optimize etmelerini ve internete özel rasyonel iş modelleri geliştirmelerini önermekte. Bu doğrultuda tablet yayıncılık, internet seri ilanları gibi alanları fırsat olarak gösteriyor.  Ben de bunlara mobil telefon yayıncılığı ve lokasyon tabanlı ilan servisleri gibi detayları ekleyebilirim.

Ancak verilmesi gereken en temel karar, bu dönüşümün liderliğin haber temelli bir geleneksel yayıncılık ekolünden birine değil haberin ötesinde oyun, müzik gibi daha geniş bir içerik temeline oturan bir Yeni Medya ekolünden birine teslim edilmesi. ‘Dijitale öncelik’ kararını geçtiğimiz aylarda alan Guardian’ın Yayın Yönetmeni Alan Rusbridger ise, bunun iyi bir örneği.

Tüm bunları blogunda ‘Gazeteleri dönüştürmek için 10 Tweet’ başlığıyla 10 cümleye indirgeyen ve 2009 yılında ABD’nin en başarılı Yeni Medya yayıncısı seçilen John Paton’un  ‘Basılı mecranın insanlarını dinlemeyi bırakın da dijital mecranın sesine kulak verin’  twiti, bence olayı en iyi özetleyen cümle!

Ülkemizde Radikal Gazetesi’nin kağıt baskıyı bırakıp tamamen dijitale taşınacağının konuşulduğu bugünlerde belki bu ve benzeri yazı çizinin bir faydası olur. Aksi takdirde medyamızdaki çoğu gazetecinin köşe kadılığı ‘kağıt üzerinde’ kalacak!  

22 Ağustos 'tarih' oldu?

Media_httpismailhpola_jfead

Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurulu, kamuoyunun tepkileri karşısında ‘Güvenli İnternet’ kararını revize etti.

Aylar süren sosyal medya tepkileri, yürüyüşler, karşılıklı basın açıklamaları, toplantılar derken Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurulu (BTK) nihayet sessizliğini bozdu ve 22 Şubat 2011 tarihinde yayınlayıp 22 Ağustos’ta yürürlüğe sokmayı planladığı ‘İnternetin Güvenli Kullanımı’ konulu kurul kararını revize ederek kamuoyunun görüşlerine sundu.
Metnin içeriğinden önce usule ilişkin bir değerlendirme yapalım. BTK’nın ‘revizyonuna’ kadar geçen süreç, internet kullanıcılarının kendi yeni medyalarına ilişkin düzenlemeler konusunda ne kadar hassas olduğunu gösterdi. Şimdiye kadar kamuoyuyla hemen hiç etkileşimde bulunmadan ülkenin çoğunluğunu etkileyen kararları alma geleneği olan devlet bürokrasisi, belki de ilk kez bu denli yoğun bir tepkiyle karşılaştı. Geleneksel ve yeni medyalarda giderek artan tepkiler karşısında BTK’nin yaptığı açıklamalar ise, devlet kurumlarının kamuoyu iletişimi konusunda ne kadar zayıf olduğunu ortaya koydu. Yapılan basın açıklamaları kamuoyunun ne dediğini anlamaktan hatta anlamaya çalışmaktan ziyade ‘benim dediğim bu’ kıvamındaydı ve bu husus tepkileri daha da arttırdı. Bu gidişatın kırılma noktası ise, İnternet Kurulu’nun devreye girerek kamuoyunu adına sivil toplum temsilcileri ile ilgili devlet kurumlarını biraraya getirdiği toplantıydı. Tarafların ilk kez bir araya geldiği bu toplantı, özellikle devlet kanadının pek de alışık olmadığı bir sivil toplum üslubuyla geçse de, ilk meyvelerini verdi ki bu revizyon yapıldı.
Revize edilen metni içerik açısından incelediğimizde bir önceki kurul kararındaki bir çok şeyin değiştiğini görüyoruz. Öncelikle eski metindeki internet ağının küresel ruhuna uygun olmayan yurt içi profili kaldırılmış ve standart paketin abonelerin mevcut durumunda herhangi bir değişiklik olmadan sürecek olması açıkça yazılmış. Çocuk profili için hazırlanacak uygun siteler listesinin hazırlanması ise Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın koordinasyonu ile kurulacak ve içinde ilgili kurum ve kişilerden temsilcilerin bulunduğu Güvenli İnternet Hizmeti Çalışma Kurulu’nun sorumluluğuna verilmiş. Değişiklikler böyle sürüp gidiyor. Kişisel olarak kimi maddeleri olumlu kimilerini (hatta çoğunluğunu) olumsuz bulsam da bu değişikliği ‘devlet bürokrasisinin kamuoyunun tepkileri karşısında geri adım atabileceğini’ göstermesi açısından olumluya yormak istiyorum. Bürokratlarımız da bu tip geri adımların demokratik bir ülkenin işleyişinin doğasında olması gerektiğini anlamalılar artık. Çünkü onlar da, internet kullanıcıları da sorunun değil çözümün birer parçası olma arzusunda! Metin üzerinde tartışılacak epey çok şey var ancak ben kendi penceremden çözümün en önemli halkası olarak gördüğüm bir hususu dile getirmek isterim. Bu yeni metinde de 30 küsür milyon internet kullanıcısının ‘Güvenli İnternet kullanımı’ konusunda  nasıl bilinçlendirileceğine ve eğitileceğine ilişkin en ufak bir cümle hatta sözcük bile yok. Oysa siz istediğiniz kadar aile ve çocuk profilleri hazırlayın ya da filtreler koyun, bu yeni internet kuşağı bunların hepsini aşacak donanımda. Dolayısıyla tüm toplumun internetteki güvenliğini sağlayacak en önemli şey, bu konuda bilinçli, iradeli ve ahlaklı insanlar yetiştirilmesi. İnternet Kurulu toplantısında paylaştığım ‘Yeni Medya okur yazarlığı’ önerisini burada tekrarlıyorum. Son olarak, BTK bu revize metine ilişkin kamuoyunun görüş ve önerilerini 13 Ağustos’a kadar çeşitli kanallardan toplayacak ve 22 Ağustos’tan itibaren yeni kurulacak filtre sistemini 3 ay süreyle deneyeceğini de paylaşalım. Yani 22 Ağustos tarih oldu ama yeni tarih 22 Kasım! Unutmayalım, demokrasi karşılıklı anlayış ve uzlaşma rejimi. Yani ne devlet kurumlarının görüşünü körü körüne kabul edelim, ne de kendi görüşlerimizi rasyonellikten uzak bir inatla dayatalım. Öncelikle  birbirimizi doğru anlayalım ve ortaya tüm tarafların asgari memnuniyetini sağlayacak hakkaniyetli bir metinde uzlaşmaya çalışalım. Özgür ve güvenli internet isteyen internet insanları; klavye başına!

Hayata ‘reset’ atmak

Media_httpismailhpola_lmrio

Bilgi, iletişim ve medyanın bombardımanı altında 1 yıl çalıştıktan sonra tatilde nasıl dinlenmeli?

Medya, reklam, telekom, enerji, vb. sektördeki çoğu çalışan ve yönetici yaz aylarında ortak bir kaderi paylaşır; Kendi arzuları ya da aile, sevgili ve arkadaş baskısıyla yapılan bir Güney  ‘tatili’. İşyerindeki yoğunluk nedeniyle zaten zar zor yaratılan 1-2 haftalık bu kısa zaman boyunca otelden yemeğe sıcak havalardan gürültüye türlü türlü sorunlarla boğuşulur, birlikte gelinen kişilerle sorunlar yaşanır, vs., vs.
Böylece tatil bitip eve dönüldüğünde yeni iş sezonuna yorgun bir vücut ve yıpranmış bir zihinle başlanır. Oysa tatilin amacı, 1 yıl boyunca maruz kalınan bilgi, iletişim ve medya bombardımanından kendimizi biraz olsun uzak tutmak, iş ortamının 1 yıllık yoğunluğunun ve yorgunluğunun ardından fiziksel ve zihinsel olarak biraz gevşemek değil midir? Çoğumuz bunu yapmadığımız gibi e-posta, telefon ve hatta sosyal medya iletişimini de kesemeyerek ev ve iş ortamlarımızı adeta tatile taşıyoruz. Bu sürekli bağlı kalma (connected) ve dinlenememe durumunun ilerleyen yıllarda sağlık sorunlarına yol açtığı da bir gerçek!
Kuşkusuz bendeniz de bu kısır döngünün istisnası değilim ancak bu yıl ilk defa sevgili dostum ve Bloomberg Business Week Türkiye yazarı Mithat Bereket’in sayesinde bu akışa DUR diyebildim. Herkes giderken Mersin’e biz gittik tam tersine ve tuttuk Bulgaristan’ın dağlık ve ormanlık Velingrad şehrinin yolunu. Balkanların kaplıca merkezi olarak bilinen bu şirin, küçük ve serin beldesine gidişimizdeki amaç, güney sahillerinde bir türlü sağlayamadığımız zihinsel sükuneti yakalayabilmek ve bunun da ötesinde kimi mesleki rahatsızlara karşı koruyucu bir direnç geliştirebilmekti.
Peki amacımıza ulaşabildik mi? Bazı küçük sorunlar dışında evet. Bir defa konakladığımız bölge dağların eteklerinde ve Temmuz ayında bile çok sıcak değil. İnsanlar İstanbul’da pişerlerken biz orada zaman zaman yağan yağmurun toprakla buluşmasının kokusunu doya doya çektik içimize. Bunun dışında etrafta tanıdık bildik hiç kimse yok. Dolayısıyla memleketin bilindik tatil yerlerindeki gibi sık sık tanıdıklara rastlayıp oradan oraya sürüklenebileceğiniz ve tatile çıkış amacınızdan sapabileceğiniz kaotik bir ortam da oluşmuyor. Bir de kaldığımız Park Olymp Oteli’nde belli başlı yerler haricinde internet bağlantısı yoktu. Cep telefonundan internet ve konuşma da çok pahalı olduğu için iletişimimiz bir anda sınırlandı. Buna Türk TV ve gazeleterinin buralarda hiç varlığının olmamasını da eklerseniz alın size tam bir geleneksel ve yeni medya detoxu!
İletişim kanallarınızın tıkanması size başınızı ekrandan kaldırıp biraz etrafa bakma ve düşünme olanağı tanıyor. Kafanız işe güce, eşe dosta tanıdığa takılı kalmadan yeşillikleri farkediyor ve beyninize giden oksijeni hissediyorsunuz. Bu berraklaşma sürecinde zihninizde yeni fikirlere de yer açılıyor. Hani o yoğun iş ortamında bir türlü üretmeye olanak bulamadığınız yeni projeler bir bir sökün ediyor dimağınıza.
Bunun ötesinde, bu tip kaplıca tesislerinde kilo, bel ve boyun fıtığı gibi Yeni Medya meslek rahatsızlıklarına karşı uygulanan sağlık programları da etkili. Biz tesise ilk vardığımızda uzman bir doktor tarafından tepeden tırnağa muayene edildik. Daha önceden yaptırıp getirdiğimiz detaylı check-up verileri ışığında diyet ve spor programlarımız oluşturuldu ve bu süreçte nelere dikkat etmemiz gerektiği bize ayrıntılı biçimde anlatıldı.
Ancak yurt dışında bu tip yerlere gittiğinizde en büyük sorun, yabancı dil. Biz Bulgarca bilmiyorduk ama Allahtan otelde çat pat ingilizce bilen personel ve şans eseri türkçe bilen insanlar vardı. Böyle bir seyahate gideceklerin bu konuyu önceden çözüme kavuşturması şart.
Sonuçta gayet sağlıklı geçen bir tatil oldu ve kafalar sıfırlanmış hatta yeni projelerle dolmuş biçimde memlekete döndük. Senede 1 kere de olsa hayata ’reset’ atılmalı!

Cep telefonu amaç değil araç

Media_httpismailhpola_wijac

Turkcell, yeni tanıttığı telefonu T20 ile ses operatörlüğü ağırlığını yeni medya yayıncılığına doğru kaydırıyor.

Kalabalık bir basın kitlesi tarafından doldurulmuş salon. Şirket tepe yöneticileri tarafından yapılan özenli sunum ve demolar.  Ve internet üzerinden dünyanın her yerinden izlenebilen canlı yayın... Turkcell’in yeni akıllı telefonu T20’nin tanıtımını bilgisayarımın ekranından izlerken sanki bir Apple iPhone lansmanı izliyormuşum hissine kapıldım. İşin ilginç tarafı Turkcell’in böyle bir adımı atmasındaki önemli hedeflerinden biri, Apple’ın mobil dünyadaki dayatmacı yaklaşımına karşı bir alternatif geliştirebilmekti. Bu adımları henüz yolun başında ama gidilen yönün doğruluğuna ilişkin kuşku yok. T20, Turkcell’in kendi adına ürettirdiği telefon zincirinin T10’dan sonraki ikinci halkası. İlk modelden daha hızlı, daha kapasiteli ve daha yüksek çözünürlüklü ve tam dokunmatik ekrana sahip. Uygulamalar açısından ise oyun, müzik, video, haber, Mobil TV gibi Turkcell’in temel katma değerli hizmetleri sunulmuş olanların da ötesinde yenilikler var. Bunların başında ise Cep T Cüzdan uygulaması geliyor. Telefonu bir kredi kartı olarak kullanmanızı ve alışverişlerde ödemelerinizi temassız ve hızla yapmanızı sağlayan bu uygulama mağaza ve bankalarla hali hazırda yapılan işbirlikleri genişletildiğinde cebimizde taşıdığımız cüzdanda epey bir hafifleme yaratabilir. Cebimizdeki ağırlıklardan bizi biraz daha kurtabilecek diğer iki hizmet de, CepKumanda ve CebeBağlan. Şimdilik ev ya da ofisimizdeki birkaç cihaza uzaktan erişim ve kumanda özelliği sağlayan uygulamaların yine ev/ofis cihazları üreticileriyle yapılacak işbirliği sayesinde uzun vadede bize adeta bir genel anahtar fonksiyonu sağlayabileceğini düşünüyorum. Ayrıca RehberPlus gibi telefon rehberimizdeki kişilerin sosyal medya hesaplarını da bulup ekleyerk basit bir telefon rehberini bir kişisel sosyal ağa dönüştüren uygulamayı da beğendiğimi söylemeliyim. Ancak telefonun kamera özelliklerini yetersiz bulduğumu da ekleyeyim; Bir defa daha önce iPhone ve Samsung Galaxy gibi akıllı telefon deneyimi yaşayan kişiler için çift kamera özelliği vazgeçilmez. Bir de kapalı mekan ve gece çekimlerinde ışık problemi yaşanabilir. Ancak telefonun 419 TLlik fiyatı ve buna Turkcell tarafından eklenen ücretsiz dakika/kontör ve data miktarlarının telefonu fiyat ve ekonomi açısından öne çıkartması adına bu özelliklerden ödün verilmiş olabilir. Tüm bunların ötesinde Android 2.3.3 gibi Google’ın tüm servislerinden etkin yararlanmayı sağlayacak uygulamalara açık bir işletim sistemi de büyük avantaj. Sonuç olarak T20, Turkcell’in mobil operatör deneyimini ses operatörlüğünden yeni medya yayıncılığına doğru ilerletecek önemli bir adım olarak düşünülmeli. Turkcell’in bu yeni medyadaki rolü, küresel ve yerel internet firmaları, bankalar, ev/ofis cihazları üreticileri, oyun, sosyal medya, müzik ve e-ticaret şirketleri gibi iş birlikleriyle devasa bir değer zincirinin yönetimi. Cep telefonu bu yolda tüketiciye erişmekte bir araç. Amaç ise, bu zincirdeki halkaların sayısını arttırarak tüketiciye hayatının her alanında hizmeti Turkcell şebekesi üzerinden sunabilmek! Bitirirken bir eleştirimi de ekleyeyim; ‘Turkcell yeni medya yayıncılığına doğru ilerliyor.’ diye yazıyoruz ama T20 lansmanının canlı yayın görüntüleri neden yayın sonrası Turkcellmedya.com sitesine konulmaz, anlamak mümkün değil! Yapılan Applevari tanıtım şovu sadece canlı yayın sırasında izlenecek ve bu yayını kaçıranlar sitedeki basın bültenleri ile yetineceklerse Turkcell’in geleneksel yayın organlarından bir farkı kalmaz, aksine eksiği kalır. Kendilerine önerim, bu canlı yayın kayıtlarına sitelerinde ve Youtube’deki Turkcell kanalında yer vermeleri. Böylece geleneksel TV akışından öte ileri-geri alınıp durdurulabilir yani kontrol edilebilir bir yeni medya yayıncılık ‘akışına’ geçilmiş olur.
Tags
  • yeni medya (43)