Üniversite ve Tercih

Sınav sonuçlarının açıklandığı bugünlerde üniversite kurumu ve gençlerin gelecek tercihlerine ilişkin birkaç düşünce ve öneri…

Yaklaşık 2 milyon üniversite adayının bir yıllık sınav maratonu geçen hafta sonuçların açıklanmasıyla son aşamaya geldi. Bu 2 milyon adayın 900bini, aldıkları puanlar ve yapacakları tercihler doğrultusunda bir bölüme yerleştirilecekler. Dolayısıyla bu aşamadaki en kritik husus, eldeki puana göre en doğru tercihi yapabilmek. Kadir Has Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mustafa Aydın hocam, bu süreçteki adaylara puan/sıra dayatması, aile-arkadaş beklentisi, burs arzusu, vb. mahalle baskılarına direnerek en çok arzu ettikleri yeri ilk sıraya yazmalarını öneriyor. Özellikle ilk kez sınava giren adaylar için çok doğru bulduğum bu öneriyi uygulayıp gönlündeki tercihe yerleşecek adaylara şimdiden keyifli bir üniversite ve devamında başarılı bir kariyer diliyorum. Ancak türlü sebeplerle arzu ettiği tercihi yapamayacak veya yakalayamayacak olanlara da, bakış açılarını biraz daha genişleterek içine girecekleri üniversite ortamının kendilerine sağlayacağı farklı alanlarda entelektüel birikim oluşturma, analitik ve sorgulayıcı düşünme gibi temel nimetlerinden azami seviyede yararlanarak sağlam bir üniversite mezunu formasyonu edinmeye odaklanmalarını öneririm.

Neden mi?

Çünkü mesleki çeşitliliğin arttığı ve yepyeni mesleklerin ortaya çıktığı günümüz iş dünyasında söz konusu formasyon, üniversite sonrası kariyer için giderek daha fazla önem kazanmakta. Kendilerine verilen görev ve sorumlulukları uzmanlık alanının ötesinde bir inter-disipliner bakış açısıyla yerine getirebilme becerisi, kurum ve kuruluşların en çok ihtiyaç duydukları özelliklerin başında geliyor ve hemen hepsi de bu özelliklere sahip insanları istihdam etmek veya onlarla iş yapmak arzusunda.

İşte bugünkü ve yakın gelecekteki üniversite adaylarının, uzmanlık alanlarıyla birlikte ve hatta ondan çok daha fazla ihtiyaç duyacakları şey, bu inter-disipliner bakış ve beceriyi üniversite döneminde kazanabilmek olmalı. Bu bağlamda, okuduğunuz bölüm ne olursa olsun, geleneksel üniversite eğitimi içinde yukarıda sözünü ettiğim formasyon, size söz konusu inter-disipliner bakış açısı kazandırabilir. Ancak bundan daha değerlisi da var; bu inter-disipliner bakış açısının pratik beceriye dönüştürülmesi. Ve maalesef bu konuda mevcut üniversitelerin çoğu yeterli değil. O zaman iş başa düşüyor ve bu beceriyi öğrencilerin kendilerinin kazanması gerekiyor.

Nasıl mı? Öncelikle İnternet üzerinde çoğu bedava verilen ve kendi kendinize öğrenmenize olanak sağlayan dijital araç ve uygulamalarla. İş dünyasının da süratle dijitalleştiği bu konjonktürde artık her mezunun sahip olması gereken başta kodlama becerisi olmak üzere kendi alanınızın dışında ama onu tamamlayabilecek (ya da alternatif mesleğiniz olabilecek) farklı disiplinlerde eğitim almanız ve beceri kazanmanız mümkün. Görsel yönleri güçlü ve hatta arttırılmış/sanal gerçeklik araçlarıyla laboratuvar deneyimi bile sunabilen bu dijital araç ve uygulamalar sayesinde finans öğrencileri psikoloji, doktor adayları veya doktorluktan yan çizen tıp öğrencileri tıp elektroniği ve (benim gibi) mühendisliği pek hazzetmeyen öğrenciler de Yeni Medya eğitim ve becerilerini kendi kendilerine kazanabilir. Hatta üniversiteler bu eğitimleri gerek kendi bünyelerinde üreterek gerekse dışarıdaki online eğitim firmalarının portföyleri yararlanarak ders müfredatlarına ekleyebilir ve öğrencilerinin okudukları alandan farklı iş kollarında da gelişimine olanak tanıyabilirler.

Bunların yapılabilmesi içinse, iş süreçlerinin ve zihniyetlerin dijitalleştirilmesi zorunlu.

Kişisel olarak, üniversitelerin uzun vadede öğrencilerine akademiyanın yüzyıllardan beri gelen analitik düşünme, sorgulama, araştırma-geliştirme mantığını temel nosyonları olarak fiziksel ortamda aşılayan ama bu temel üzerinde yükselecek uzmanlık (uygulama) alanlarının ise öğrencinin kendi inisiyatifinde şekilleneceği yeni bir döneme doğru yol almasının zamanın ruhuna uygun olacağını düşünüyorum.

Aslında bu da üniversiteler için bir tercih meselesi!

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.