Devekuşunun İtibarı

Yemek Sepeti yorum ihtar

İtibarlarını hala geleneksel iletişim kalıplarıyla yönetmeye çalışan kurumlar, sosyal medyada ne durumlara düştüklerini bir bilseler…

Genç kuşağın şekillendirdiği Yeni Medya kültüründen bihaber kurum ve kuruluşlarının köhneleşen marka ya da kurumsal itibar yönetim anlayışları, yavaş yavaş karaya vurmaya başladı. Herhangi bir kriz anında 20. yüzyıldan kalma ‘kriz senaryoları’ ile harekete geçen ve krizi geleneksel medya üzerinden yönetmeye çalışan firmalar, asıl golü Yeni Medya ortamında yediklerinin ve itibarlarının ne haller düştüğünün farkında bile değiller. İlginçtir, geçtiğimiz günlerde bu gidişatın peşpeşe birçok örneğini yaşadık ve sanırım yaşamaya devam edeceğiz.

Reyhanlı’daki hain saldırıların ardından ilan edilen yayın yasağı, zaman-mekan sınırı tanımayan Yeni Medya üzerinde anlamsızlaştığı gibi, geleneksel medya gibi belirli bir akışın olmadığı sosyal medyada her kafadan çıkan seslere kulak veren insanların kafalarını daha da karıştırdı.

Bir başka örnek de son Fenerbahçe-Galatasaray derbisinin ardından yaşandı. Maç sırasında ellerindeki muzları sahadaki Galatasaraylı futbolculara doğru salladıkları için ırkçılıkla suçlanan Fenerbahçe taraftarları, kulüp yönetimi tarafından geleneksel medyaya çıkartılarak kendilerini savunmaya çalıştılar. Ancak Yeni Medya üzerinden dolaşıma sokulan yeni görüntüler, sadece o iki taraftarın değil kulübün de itibarına gölge düşürdü. Kulübün ısrarlı tutumu kendi taraftarını bile isyan ettirdi ve bu tepkiler yine sosyal medyadan yansıdı kamuoyuna. Hoş, benzer durumla karşılaşacak diğer kulüp yönetimlerini de aynı trajikomik akibet bekliyor.

Bu siyasi ve sportif vakaların yanısıra, bugün yine ilginç bir ticari itibar krizine de tanıklık ettik. Yemeksepeti.com üzerinden sipariş ettiği pizzanın lezzetsizliğinden yakınarak pizzayı satan restoran zinciri hakkında olumsuz yorum yapan bir tüketiciye, adı geçen pizza zincirinin hukukçuları tarafından ihtarname gönderildi. Eski düzen aynen sürse ihtarnamede yazan tazminat ve yaptırımdan çekinebilecek olan tüketici, siber kültürün korkusuzluğuyla ihtarnameyi Ekşi Sözlük üzerinden paylaşınca pizza zinciri, tek bir müşteri değil konuyla ilgili tepkilerini dile getiren yüzlerce kişiden oluşan öfkeli bir kalabalık buldu karşısında.

Tüm bu örneklerde tanık olduğumuz ve krizin Yeni Medya üzerinde adeta bir çığ etkisiyle büyümesine yol açan duruma, iletişim literatüründe Streisand Etkisi denilmekte. Kavrama ismini veren olay, Barbra Streisand’ın evinin bulunduğu tepe dahil tüm California kıyısını fotograflayıp bunları isimsiz olarak sitesine koyan bir fotografçının, ünlü sanatçı tarafından ‘özel yaşamını ihlal’ gerekçesiyle, mahkemeye verilmesiyle başlamış, ancak sitenin 1 ay içinde 500bin kişi tarafından ziyaret edilmesi ve verilen beraat kararıyla, sanatçının umut ettiğinin tam aksine sonuçlanmıştır.

Krizi yönetmesi gereken kuruluşların en büyük hatası, iletişimi hala tek yönlü zannetmeleri ve kurumsal güçlerinden yola çıkarak karşılarındaki kişi ya da kitlenin seslerine kulak tıkamaları. Bu da Streisand Etkisi denen olguyu bizzat deneyimlemeleriyle sonuçlanmakta ve kriz daha da büyümekte. Eski düzende geleneksel medya tarafından filtrelenen bu sesler, artık kendi medyalarından daha gür çıkıyor ve başka seslerle birleşerek baş ağrıtıcı seviyeye ulaşıyor. Kurumlar ise bu etkileşimi hala anlamamakta ısrarlı. Az sayıda anlayanları da, buna karşı nasıl yanıt vereceğini bilemez halde.

Aslında yapılması gereken, kriz iletişimin hala geçerli olan temel ilkelerini Yeni Medya’nın ruhuna uygun bir şekilde uyarlanmasından ibaret. Bunun için, öncelikle kitleya tepeden bakan değil onunla daha yatay ve yüzyüze konuma gelmek gerekli. Sonrasında ise, otoriter değil içten, olayları örten değil şeffaf, kıvıran değil tutarlı bir iletişim sürecine girmek gerekiyor. Aksi taktirde, itibar denen kavramın kurumun otoriter gücünden değil etkileşim gücünden kaynaklanması gerektiğinin dersi, sosyal medya üzerinde verilmekte. Denemesi ise her daim bedava!

Steve Jobs’un Gerçek Mirasçısı

jeff bezos

Apple eski ‘devrim günlerini’ ararken, Jeff Bezos’un Steve Jobs stili liderliğiyle ilerleyen Amazon, yıkıcı inovasyon döneminin eşiğinde!  

Geçtiğimiz hafta Wall Street Journal’in internet sitesindeki bir haber, teknoloji piyasalarına bomba gibi düştü. Gazetenin San Francisco muhabirinin bildirdiğine göre Amazon firması, önümüzdeki aylarda piyasaya 3 Boyut (3D) özelliği olan bir akıllı telefon sürme hazırlığındaymış. Muhabirin ‘edindiği’ bilgiye göre telefon, 3D gözlüğe gerek duymaksızın kullanıcının göz bebeklerinin hareketlerini izleyerek onun bakış açısına göre telefon ekranının üzerinde hologramik 3 boyutlu görüntü oluşturacakmış. Bu akıllı telefonun dışında şirketin Silikon Vadisi’ndeki ARGE Merkezi, yeni bir dijital müzikçalar ile AppleTV’ye rakip bir TV kutusunun geliştirmesini de tamamlamak üzere imiş. Her ne kadar Amazon tarafından resmi olarak inkar edilse de, haberin ‘bir şekilde’ şirket içinden sızdırıldığını tahmin etmek güç değil.

Wall StreetJournal’in heyecanla haberleştirdiği bu gelişmeler, teknoloji medyasının diğer organlarında aynı heyecanı yaratmadı. Kuşkusuz bunda, daha önce piyasaya sürülen 3D özellikli cihazların düş kırıklığı yaratan performanslarının da büyük payı var. İlk olarak LG Optimus ve HTC EVO modelleriyle sunulan 3D özellikli telefon deneyiminin halihazırda Samsung’un GalaxyS4 modeliyle geldiği nokta, hala kullanıcıyı tatmin edecek seviyede değil.

Peki Amazon böylesi olumsuz bir kullanıcı deneyimine karşın neden bu riski alıyor? Aslında bu sorunun yanıtı şirketin tepesindeki adamın vizyonu ve liderliğiyle ilgili. Yeni Medya aleminin  en sıradışı yöneticilerinden Jeff Bezos’un Amazon’u, akılcı iş modelleri sayesinde sektörün içerik kanadında sağlam adımlarla ilerlerken,  cihaz kanadında ise başta Apple olmak üzere cep telefonu ve tablet üreticilerini geriden izlemekteydi. Ancak bilgi-iletişim-medya üçlüsünün sağladığı içerik-cihaz sinerjisinin, artık rekabet için olmazsa olmaz bir noktaya gelmesi, tüm şirketlerin bu rekabete multidisipliner bakmasını zorunlu kılmakta.

Bu vizyonu Steve Jobs sayesinde ilk uygulayan Apple, geçtiğimiz yıllarda iPhone/iPad ile iTunes içiçeliğiyle zirveye kuruldu ve halen bunun kaymağını yemekle meşgul. Ancak şirketin son aylarda hissedilen vizyoner duraksama, rakipleri için bir fırsat olarak görülse de, uygulamada bu büyük resmi hayata geçirebilecek liderlik henüz görülmüyordu. İşte Amazon’un bu 3D akıllı telefon hamlesi, bu liderliğin ilk işareti olarak karşımıza çıkmakta.

Kişisel kanaatim Jeff Bezos, akıllı telefon pazarına sıradışı bir giriş yapmanın peşinde ve bunu da görkemli bir 3D telefon ile başarmak istiyor. Bezos’un bunu başaracağına inancım ise, onun (aynen Steve Jobs gibi) kullanıcı deneyimini ön planda tutan hizmet anlayışı. Örnek mi? Tüm cihaz üreticileri ‘floresanlarla donatılmış’ tablet cihazlarını piyasaya sunarken Bezos, biraz daha bekleyip, kullanıcının deneyimini iyi gözlemledikten sonra, dünyanın ilk göz yormayan cihaz içi aydınlatmasını patentleyerek Kindle Paper White ve Kindle FireHD cihazlarını sunarak adeta ders verdi.

Kullanıcı deneyimini şirket ve çalışanlar için adeta bir fetiş haline getiren Bezos, ortaklarına gönderdiği yıllık değerlendirme raporlarında, bu konudaki tutarlılığını göstermek için her yıl 1997de ilk yazdığı raporu da ekliyor ve ortaklarından kendisini denetlemelerini istiyor. Geçen hafta yayınlanan bu seneki raporunda bu takıntıyı “Bir kullanıcıdan gelen ‘mükemmel’ değerlendirmesine, şirketin piyasa değerinin %10 artışından daha çok sevinmeliyiz.” cümlesiyle dile getirmiş.

İşte bu ‘takıntılı’ liderlik sayesinde, geçen yıl çıkan Kindle Paper White ve Fire HD, iPad Mini satışlarının beklentinin altında seyretmesini sağlarken dijital müzik pazarında iTunes 5 puanlık azalma ile %63e düşerken Amazon %7lik artışla %22ye sıçradı. Şirketin hisseleri bu aralar ABD’de teknoloji-finans uzmanlarının gözdesi ve hemen hepsi uzun vadeli alım öneriyor Amazon için.

Bitirirken aklımdaki çılgın senaryoyu sizinle paylaşayım; Keşke Steve Jobs ile ciddi vizyon kaybeden Apple, elindeki 100 küsur milyar doları Amazon’u almak için harcasa ve kaptan köşküne de Jeff Bezos’u getirse! Tim Cook’un mükemmel lojistik operasyonları ve Jonahtan Ivy’nin cihaz tasarımları, Bezos’un kullanıcı deneyimiyle taçlansa. Apple’ın üretim gücü Amazon’un kullanıcı odaklı ARGEsiyle birleşse ve iTunes/iCloud’un yerini Amazon Store ile Amazon Cloud alsa. Hayal etmesi bile güzel, değil mi?

‘Sanal’ Para Birimi

bitcoin

Siber dünyada mevcut  düzenden bağımsız olarak işlemeye başlayan sanal para sistemleri, geleneksel ekonomi için bir tehdit olabilir mi?

Doksanlı yıllardan bu yana İnternet ve mobil ağlar üzerinde geliştirilen hemen her yeniliğin Sanayii Çağı ile kurulan geleneksel dünya düzenine yıkıcı etkileri oldu, oluyor ve daha da olacak gibi. Örnekler bol; Google AdWords reklamcılık sektörünü, Napster, Torrent gibi inovasyonlar ise sinema, müzik vd. içerik sektörlerini altüst etti ve dönüşüme zorladı. Bu dönüştürücü etki, son yıllarda giderek yayılarak artık ekonominin can damarı para ve finansal sistemlerin de kapısına dayandı.

İkibinli yılların ikinci yarısından itibaren siber dünyada yaratılmaya çalışılan mevcut ekonomik çarkların dışında bir ticaret işleyişi çabaları, son birkaç yılda ete kemiğe bürünmeye başladı. Bu durumun son örneği ise, Nisan ayı boyunca özellikle Avrupa ve ABD medyasında gündemi adeta işgal eden BitCoin adlı sanal para birimi. Türkiye’de halihazırda teknoloji meraklılarından oluşan dar bir çevrenin yakından takip ettiği ve hatta kullanmaya başladığı BitCoin, aslında ilk kez 2008 yılında kendisine Satoshi Nakamoto adını veren anonim bilişim uzmanı (uzmanları?) tarafından İnternet kullanıcıları arasında para alışverişini sağlamak için geliştirilmiş bir ödeme ve havale sistemi olarak bir mail grubunda duyurulmuş. Nakamoto’nun bir makale çerçevesinde tanımladığı sistemin detaylarına bakıldığında mevcut finansal sistemden yola çıkarak oradaki para sisteminin sorunlarına yanıt bulmaya çalışan ve bilim ile teknolojiyi zeka pırıltılarıyla bir potada eritmiş, bir alternatif para dolaşım sistemi görülüyor.

Onu mevcut finansal düzenden farklı ve bağımsız kılan özelliği ise, arkasında herhangi merkezi bir finansal kurumu bulunmaksızın kullanıcılar arasında doğrudan ticari alışverişe olanak tanıması. Bu açıdan bakıldığında Bitcoin denilen şey, açık kaynaklı bir yazılımdan oluşan ve her kullanıcı için özel kriptolanmış sanal bir cüzdandan başka bir şey değil. Bitcoin sistemine üye olduğunuzda cüzdanınıza (elbette!) gerçek dünyadaki bir ödeme sistemi üzerinden para yüklüyorsunuz ve bu para karşılığı kadar BitCoin (BTC) sanal cüzdanınıza yüklendiğinde sisteme dahil olup bu sistem üzerinden ödeme kabul eden her kişi ya da kurumdan alışveriş yapabiliyorsunuz. BitCoin’in alışveriş sistemine satıcı olarak dahil olmak için de aynen bir kullanıcı gibi sanal cüzdan hesabı açmanız yeterli.

Tüm bu alışverişlerin, fiziksel para kullanımında olduğu gibi, ne miktarı ne de kaydı tutulmakta. Elinizdeki sanal parayı, İnternet üzerindeki 40 kadar siber döviz bürosu vasıtasıyla, dolar ya da farklı para birimlerine çevirmeniz de mümkün. (Bu yazıyı yazdığım sırada 1 BitCoin’in 258 TLden işlem gördüğü ve Ankara’dan siber dünyaya bağlanan hizmet veren bir sanal bir döviz bürosunun da olduğu bilgisi geldi!) Geliştiren kişi ya da grubun yazılımında yaptığı tanım gereği, siber dünyadaki toplam BitCoin miktarının belli bir formülle artışı sağlanmakta ve bu hacmin üzerine çıkılamamakta. Örneğin halihazırda dolaşımda 11 milyon BitCoin var ve 2040 yılına kadar her yıl birkaç milyonluk artışla 21 milyon BTCye ulaşılması planlanmış.

Bitcoin dolaşım hacmi

Son aylarda gündeme gelmesinin nedeni ise, kulaktan kulağa yayılan sisteme olan ilginin artması karşısında BitCoin’in devlet para birimleri karşısındaki inanılmaz yükselişi. 12 Nisan günü değeri 260 dolara kadar yükselen sanal para biriminin özellikle İspanya ve Güney Kıbrıs’ta yaşanan finansal krizlerde bankaların vatandaşların bankalardaki paralarını gecikmeli ya da belli bir kota üzerinden ödemesi sonucu, hiçbir havale, komisyon vs. gideri olmayan BitCoin mevduat sahipleri için adeta bir kaçış noktası olduğu iddialar arasında. Bunun dışında, Almanya, İngiltere gibi finansal sistemin güçlü olduğu ülkelerde bile mevcut sisteme mesafeli duran ve hemen her işini sanal dünyaya taşıyan İnternet kuşağı için bir BitCoin cüzdanı, adeta düzene bir meydan okuma simgesi. BBC radyosunda geçen hafta dinlediğim bir programdaki röportajda bir taksi şöförünün BitCoin üzerinden para kabul etmeye başlamasının nedenini sisteme güvensizliğine bağlaması oldukça çarpıcı bir nokta.

Tabii madalyonun diğer yüzünde, BitCoin sisteminin ne kadar güvenilir olduğu da sorgulanmakta. Örneğin; geçen hafta Mt. Gox, Vircurex ve Bitfloor gibi sanal döviz bürolarının siber saldırıya uğraması sonucu para birimi %60 değer kaybetti. Bu noktaların güvenilirliği, kullanıcıların BitCoin ile mevcut ekonomik düzen arasındaki ilişkiyi kurabilmeleri açısından hayati önemde.  Bunun da ötesinde anonim para transferinin yarattığı vergi kaybı sorunsalı ve BitCoin’in yasadışı işler ile kara para için adeta bir cennet olma olasılığı da, kullanıcılar açısından düşündürücü!

BitCoin tutar mı tutmaz mı bilinmez ancak bir gerçek var ki, bu aşamadan sonra bankacılık ve finans sisteminin mevcut haliyle devam etmesi  zor! BitCoin tutmasa bile ondan sonra gelecek inovasyonun sisteme BitCoin’den daha fazla yıkıcı etkisi olacağı kuvvetle muhtemel. Bu bakımdan geleneksel ekonomik düzen sahiplerinin kendi sistemlerinin aksayan yönlerine ilişkin bir özeleştiri yapmalarında ve ‘müşterilerinin’ seslerine daha fazla kulak vererek onların benimseyeceği revizyonları BitCoin vb. oluşumları da örnek alarak hayata geçirmelerinde fayda var. Aksi takdirde, sanal diye burun kıvırılan şeylerin, gerçeğe dönüşüp birer kabus olarak karşılarına çıkması işten değil!

NOT: Bu yazıyı okuyup BitCoin’e meraklananlar için aşağıdaki okuma, dinleme ve izlemeleri öneririm!

Önce Videosu: What is BitCoin?

1) “How Bitcoin is changing the game for digital money” http://martinbelam.com/2013/hacks-hackers-amir-taaki/

2) “What Bitcoin’s Rise Exposes About the Modern Payments Industry” http://www.paymentssource.com/news/what-bitcoins-rise-exposes-about-the-modern-payments-industry-3013933-1.html

3) Simon Cox Technology Report on BitCoin-BBC Radio http://downloads.bbc.co.uk/podcasts/radio4/r4report/r4report_20130425-2230a.mp3

4) All about Bitcoin http://en.wikipedia.org/wiki/Bitcoin

5) Rise and fall of BitCoin value http://bitcoincharts.com/charts/btceUSD#rg60ztgSzm1g10zm2g25zv

6) RealTime BitCoin value http://realtimebitcoin.info

7) Bitcoin Anonim Para Transferi-Uğur Aydoğdu http://www.uguraydogdu.com/2013/02/bitcoin-anonim-para-transferi

8) İnternetin para birimi Bitcoin’in toplam değeri 1 milyar doları aştı-Ümit Öncel http://www.webrazzi.com/2013/04/01/bitcoin-1-milyar-dolar

9) Bitcoin pazaryeri Mt.Gox’un hacker kabusu bitmiyor http://www.webrazzi.com/2013/04/22/bitcoin-mt-gox-hacker/ 

10) Bitcoin: the Berlin streets where you can shop with virtual money http://www.guardian.co.uk/technology/2013/apr/26/bitcoins-gain-currency-in-berlin

11) BitCoin Charts and  News http://bitcoincharts.com/

12) BitCoin harcanabilecek yerler http://bitcoin-tr.com/bitcoin-harcanabilecek-yerler/

13) BitCoin Türkiye http://bitcoin-tr.com/

 

Yeni Medya ve Eğitim

Yeni Medya ve Eğitim Konferansı Afiş

Eğitim kavramı zaman-mekan sınırlarını aştıkça hem benzersiz fırsatlar hem de ciddi tehditler ortaya çıkıyor!

Geçtiğimiz hafta Salı günü Kadir Has Üniversitesi’nde ikincisini gerçekleştirdiğimiz Yeni Medya Konferansı’nda bu senenin konu başlığı ‘Yeni Medya ve Eğitim’ idi. İnternet ve giderek mobilleşen cihazların eğitim sürecini nasıl değiştireceği konunun uzmanları tarafından anlatıldı, tartışıldı.

Salonda ve Yeni Medya üzerinden yaklaşık 3.000 kişinin takip ettiği konferansta sektöre ilişkin dikkati çeken belli başlı hususları özetlersek, öncelikle Yeni Medya ile değişen öğrenci, öğretmen, eğitim ve öğretim kavramları etkinliğin en çok tartışılan hususlarıydı. Özellikle yeni kuşakta görülen dijitalleşmenin öğrenci kimliğine daha çok yansıdığını ancak üst kuşaklarda kalan eğitim sektörünün yönetici ve öğretmen kadrosuna pek fazla nüfuz etmediğinin üzerinde duruldu. Belki de insanlık tarihinde ilk kez öğrencinin Yeni Medya sayesinde öğretmenden daha fazla bilgili olduğu konular ve alanlar ortaya çıkması, eğitim ve öğretim kavramlarının geleneksel hiyerarşisini de bozduğu bir gerçek. Konferansta istisnai örnekler sunan Mehmet Duran Öznacar ve Ercüment Büyükşener gibi öğrenciyi anlayarak öğretim sürecini yeniden şekillendirme çabasındaki 3-5 kişi bir kenara bırakılırsa, eğitimci kadrosundaki bu Yeni Medya deneyimsizliğinin (ki burada suçu tamamen öğretmenlere yüklemek büyük yanlış olur!), bu ortam üzerinden geliştirilmeye çalışılan Fatih Projesi gibi bir çok fırsatın da verimsiz biçimde sonuçlanmasına neden olması da kaçınılmaz. Öyleyse, bu konuda atılması gereken ilk ve en önemli adımın, öğretmenlerin eğitilmesi olduğunun altını çizelim.

İkinci olarak, Yeni Medya ortamında geliştirilen eğitim-öğretim teknolojileri, araçları ve içerikler ile geleneksel eğitim düzeni arasında dengeli bir yenileştirme yapılması gerekli. Hala 20. yüzyılın işleyişiyle çalışan ilkokuldan üniversiteye tüm kurumlara akılcı bir planlama ile eğitim süreci dijitalleştirilmeli, zaman-mekan sınırlarını aşarak haftada 2-3 saatlik fiziksel sınıfta öğretmenli öğretimin yanına öğrencinin her zaman her yerden bireysel olarak da eğitim alabileceği, 7/24 etkileşimde bulunabileceği İnternet bilgi kaynakları, etkileşimli tablet uygulamaları, sanal sınıf ve sosyal medya destekli iletişim ortamları gibi unsurlar da eklemlenmeli. Burada dikkat edilmesi gereken en kritik husus ise, tüm bu yeniliklerin öğrenciye bilgiyi araştırma ve sorgulama becerisinin kazandırılarak onun bu yeni dünyaya sağlam bir temelle  adım atmasının sağlanması.

Üçüncü ve son olarak, bu eğitimi toplumsal hale getirerek Türkiye’yi ileri bir refah toplumu haline getirecek ve ‘Yeni Medya Okuryazarlığı’ olarak adlandırmamız gereken bir eğitim seferberliğinin başlatılması. Bu, sadece ilkokuldan üniversiteye tüm eğitim kurumlarındaki öğrencileri ve öğretmenleri içeren bir olgu değil. Hatta bunun çok ötesinde artık okul yaşını geçmiş geniş kitlelerin Yeni Medya’nın her alanda ortaya çıkmaya başlayan fırsatlar ve tehditleri konusunda bilinçlendirilmesi ve bu ortamı kendileri ve toplumun yararına kullanmalarının sağlanması. Bunun için de başta BTK, MEB, YÖK ve ilgili bakanlıklar olmak üzere devlet, Yeni Medya’yı bir tehdit değil bir fırsat olarak konumlayan eğitim stratejileri geliştirmeli. Ve bununla birlikte bu okuryazarlığa kendi çerçevelerinde hazırladıkları eğitimlerle katkıda bulunan Toplum Gönüllüleri Vakfı, Google Türkiye, Habitat ve Alternatif Bilişim Derneği gibi Sivil Toplum Kuruluşlarının yanısıra özellikle üniversitelerin iletişim fakülteleri de katkıda bulunmalı.

Kuşkusuz Yeni Medya-Eğitim ilişkisinde daha tartışılması gereken çok husus var.  İşte tam da bu yüzden geleceğimiz içn Yeni Medya Konferansı gibi etkinliklerin sayısının çoğaltılması ve kurumlar arası işbirliğinin arttırılması zorunlu.

Gazeteciliğin Yeni Medya ile sınavı!

Gazeteciliğin Yeni Medya ile sınavı!

Yeni medya üzerinde gelişen yepyeni kavramlar, gazetecilik mesleğini zorluyor!

Geçtiğimiz hafta Antalya’da benim açımdan oldukça sürprizli ve verimli geçen bir etkinlik vardı. Konrad Adenauer Vakfı ile Türkiye Gazeteciler Cemiyeti işbirliğiyle düzenlenen Türk-Alman Gazeteciler Semineri’nin açılış teması “Geleneksel medyadan yeni medyaya geçiş ve sorunlar” olarak saptanmıştı. Bu tema çerçevesinde yaptığım konuşmada gazeteciliğin dönüşümünün sadece kağıttan tablete geçişten ibaret olmadığını, mesleğin özündeki temel ilkelerini korumakla birlikte özellikle ortam ve yöntem olarak topyekün bir değişim içinde olduğunu örnekleriyle aktarmaya çalıştım. Kuşkusuz yeni medya cephesinden aktardıklarım, pek çoğu gazeteci olan izleyicide farklı algılara yol açtı. Onların bir kısmı ile gerek sunumum sonrası, gerekse etkinlik aralarındaki özel sohbetlerimizde, olayın geleneksel medya cephesinden ilginç detaylarını öğrendim, hem de gazeteciliğin içinde bulunduğu ortamdan yeni ortama geçişinin ne denli zorlu bir süreç olduğunu hep birlikte idrak ettik.

Öncelikle en büyük dönüşüm zorluğu, gazeteciliğin kitlesel gündemli habercilikten yeni medyanın bireysel gündemli yayıncılık anlayışına geçişinde. Kısaca “bireyin temel ihtiyaçlarından yola çıkarak ona özel içerik sunum ve etkileşimi” olarak tanımlayabileceğimiz bu yeni yayıncılık anlayışında haber olgusundan içerik olgusuna geçiş ve içeriğin de eskisi gibi sadece gazete çalışanları tarafından değil yeni medya üzerindeki tüm bireyler tarafından üretilebileceğini anlamak gerekiyor. Bu bağlamda içerik üzerindeki editoryal sürecin geleneksel ilkeler ile günümüzün gerçekleri arasında rasyonel bir yorumuna ihtiyaç var. Örneğin; Okurların paylaşımlarını da bir muhabirden gelen bilgi öneminde değerlendirmeye almak gerekli. Bunun için gazeteye paylaşımda bulunan okurlara ilişkin biraz daha detaylı bir araştırmayla bir güvenilirlik ve ehliyet değerlendirilmesi yapılması ve bu değerlendirmede öne çıkanlara farklı statüler verilerek paylaşımlarının yayınlanması ve ödüllendirilmesi gibi bireyi de üretime katan bir anlayışa gitmek gerekli. ‘Yurttaş Gazeteciliği’ olarak çokça konuşulan olgunun geleneksel medya lehine bir fırsat olabilmesi için, bireyin bu üretim-tüketim-geri bildirim sürecinin içine dahil edilmesini idrak edecek etkileşimde bir gazete ve gazetecilik anlayışı gerekli.

Bunun ötesinde bireylere, kendi kitlesel gündemini dayatan değil kişinin ihtiyaçlarından yol çıkarak ona, kişisel öncelik sırasına göre içerik sunan bir beceri gerekiyor. Aslında yeni medya üzerinden bir süredir geliştirilen Flipboard, Zite gibi örneklerini görmeye başladığımız ve ‘Kişiselleştirilmiş Gazetecilik’ adı verilen bu yeni kavram için medyanın kendisini izleyen bireylerin verilerini çok iyi okuması ve o bireylerin her birinin paylaştığı veriden yola çıkarak bir kişiselleştirme yapması mümkün. Hatta bu kişiselleştirme sayesinde ona çeşitli ücretli hizmet ve kişiselleştirilmiş reklam de sunmak işin bir diğer gelir modeli ama bunu yapabilmek için gazetelerin (belki de hali hazırda en zayıf yönü olan) kullanıcılara ilişkin verilerin analiz becerisini kazanması, gazetecilerin ise kitlesel gündemi dayatan habercilik anlayışından kişisel ihtiyaca dayalı içerik anlayışına geçmesi gerekli.

 

Veri okuma becerisinin gazete ve gazetecilere sağlayacağı en önemli katkı ise, yeni medyada farklı bir gazetecilik anlayışının önünü açmasında; “Veri Gazeteciliği” olarak adlandırılan ve Wikileaks’in ele geçirdiği 2.5 milyon ABD Belgesi üzerinden yaptığı yayıncılık örneği üzerinden açıklanabilecek bu yeni kavramı içselleştirebilmek için ise, devasa veriyi Yeni Medya ve teknoloji araçlarından yararlanarak anlamlı hale getirebilme ve anlaşılır biçimde kamuoyuna sunma becerilerini geliştirmek gerekli. Bunun için veri görselleştirme gibi geleneksel gazetecilik anlayışında pek yeri olmayan alt-kavramları öğrenmek gerekli.

Yukarıda tanımlamaya çalıştığımız bu bir kaç kavram bile, gazetecilik ortamı ve yöntemlerindeki değişimin mevcut gazetecileri ne denli zorlayacağının göstergesi. Gazetecilere söz konusu becerilerin kazandırılması ise bir eğitim meselesi. Peki bu eğitimi vermesi kurumlar (örneğin; gazetecilik ve iletişim fakülteleri) ne durumda?

 

Dijital Sabıkalıların Öfkesi

Siber dünyada bireylerin her hareketini kayıt altına almaya çalışan kurumlar, sizi bekleyen tehlikenin farkında mısınız?

Geçtiğimiz Cuma günü Toplum Gönüllüleri Vakfı ile Uluslararası Hırant Dink Vakfı’nın işbirliğiyle organize edilen bir organizasyon için Ermenistan ve Türkiye’nin değişik yörelerinden gelen gençlerle bir Yeni Medya dersinde buluştuk. Kadir Has Üniversitesi’nde oldukça etkileşimli geçen 2 saat boyunca gençlerin, İnternet ve mobil ağlar üzerinde oluşan bu siber dünyanın bireysel, toplumsal, ekonomik ve siyasi etkilerine ilişkin yönelttikleri kapsamlı sorularına yanıt vermeye çalıştım.


Onlar sorularına doyurucu yanıtlar aldılar mı bilemiyorum ama soruların geneline baktığımda kişisel olarak gençlerin mahremiyet konusundaki kaygılarının arttığını gözlemledim. Birkaç yıl öncesine kadar, hayatına ilişkin en özel detayları bile paylaşmakta hiç bir sakınca görmeyen yeni kuşağın, bugünlerde tam tersine, bu durumu sorgular ve hatta bundan kaçınır bir yaklaşım sergilemeye başladığını sadece bu etkinlikte değil bu aralar gittiğim hemen her etkinlikte gelen benzer sorulardan anlayabiliyorum.

Elbette bunun birkaç nedeni var; İlki dijital yerliler olarak adlandırılan bu kuşağın iki üç yıl öncesine kadar kendi yaşam alanları olarak konumlandırdıkları siber dünyanın artık üst kuşaklar tarafından da farkedilmesi ve kullanılmaya başlamasından duymaya başladığı rahatsızlık. Özellikle anne-baba, akraba ve yakınlarının buralara üşüşmesiyle eskisi gibi rahat hareket edememekten şikayetçi gençler. Eskiden rahatça yapılan paylaşımların artık yakın çevre tarafından da gözleniyor olması onları, paylaşımlarının herkes tarafından görülmesini engelleme, güvenlik ayarlarını daha da sıkılaştıma gibi önlemler almaya itmiş.

Ancak bu önlemler işe yarasa bile sorun sadece yakın aile ya da kişisel sosyal ağlarla sınırlı değil. Siber dünya üzerinde geniş kapsamlı gözetim yapan ticari, siyasi kurum ve kuruluşlar da bu yeni kuşağın hareket alanını giderek daraltmakta ve onların kişisel kaygı seviyesini kat be kat arttırmakta. Ticari kuruluşların reklam ve para kazanma amaçlı ve ve devletlerin suç önleme, güvenlik ve istihbarat gibi argümanlarla bireyin haklarını adeta hiçe sayan detayda topladıkları kişisel bilgiler, gelecekte bu yeni kuşağın bireysel ve mesleki geleceklerini tehdit eder nitelikte karşılarına çıkma potansiyeli taşımakta. Gençlikte sosyal medyaya safiyane konulan bir fotograf, bilinçsizce yazılan bir cümle ya da kurulan bir ilişkinin faturasının bir ömür boyunca ödenmesi olasılığı bile insanları bu ortamlarda paylaşım yapmaktan alıkoymaya yeter de artar bile! Peki bu kuşak, bu ışıltılı siber dünyadan tamamen elini eteğini çekip paylaşımlarını keser ve münzevi bir hayat sürebilir mi sizce? Elbette hayır!

Bence, gençlerin hemen her anını gözetim altına alıp bunun işlerini yoluna sokacağını düşünen ve onları adeta birer dijital sabıkalı haline getiren bu Sanayii Dönemi kurumlarının göremediği şey, eğer bu gözetim artarsa bu yeni kuşağın siber dünyanın yeraltına inme tehlikesi. Siber teknolojileri çok etkin kullanan bu yeni kuşak, eğer mevcut platformları terkedip kendilerini anonimleştirerek ‘Karanlık İnternet’ adı verilen siber dehlizlere itilirse, işte ticari ve siyasi sistemler için asıl tehlike o zaman başlar.

Bu durumda tüm kurumlar için yapılması gereken, siber dünyada yer alan tüm kurumların birey haklarına daha saygılı olduğu, yeni kuşağı daha demokratik bir anlayışla kucaklayan bir kültür, bir sistem inşa etmek. Yoksa Red Hack, Anonymous gibi oluşumların neden ortaya çıktığını, nasıl büyüdüğünü ve neden yeni kuşak tarafından sempatiyle karşılandığını daha çoook sorarız kendimize.

 

* Bireyler kendileriyle ilgili istenmeyen içerikleri İnternet’ten nasıl kaldırtabilir? Öğrencim Sabri Eğe’nin paylaştığı bu öğretici videoyu ben de sizlerle paylaşayım! 

 

 

 

Paylaşım ekonomisi

Bireyler arası etkileşimin hızla arttığı Yeni Medya üzerinde, giderek paylaşım esasına dayanan ekonomik işleyiş ağırlık kazanıyor.

 

Bundan 5-6 sene önce, eski bir çalışma arkadaşımla bireysel alıcılarla satıcıları konumlarına göre  buluşturacağımız web ve mobil tabanlı bir ilan servisi fikrinin üzerinde epey emek sarfettik. Çıkış noktamız, ev, araba, bilgi, deneyim gibi çeşitli maddi ve manevi varlıklara sahip ve bunlar üzerinden gelir elde etme ihtiyacındaki bireyleri, bu varlıklarını talep eden kişilerle konum esasına göre paylaşmalarını sağlayamaktı. Bunun çok büyük bir ihtiyaç olduğunu dünyada o zamanlar yeni yeni popülerleşen Craiglist gibi kimi örneklerden görüyorduk.  Hatta destek talep ettiğimiz kurumlara basit olarak ‘ABD’deki Craigslist adlı alım-satım sitesinin lokasyon özellikli hali’ şeklinde anlattığımız servisi, uzun müzakerelerden sonra bir Telekom operatörünün desteğiyle hizmete sunduk. İlk başlarda müthiş bir ilgiyle karşılanan ve sadece SMS üzerinden bile alıcıyla satıcıyı aynı lokasyon bazlı buluşturabilmesi avantajıyla ilan sayısı kısa sürede 100.000lere ulaşan hizmeti, aynı dönemde hızla piyasaya giren akıllı telefonlara uyarlayamamız, amatör, az sayıda ve yarı-zamanlı iş odağımız ile diğer farklı nedenlerden dolayı başarıya ulaşamadan kapattık.

Türkiye’de hala sağlıklı bir uygulamasını göremediğim fikrimizin çıkış noktasındaki paylaşım ihtiyacı, bugün hala güncelliğini koruduğu gibi, dünyadaki örnekler de giderek çoğaldı, çeşitlendi ve artık bu ihtiyacın yarattığı ekonominin boyutları da tartışılmakta. Paylaşım Ekonomisi adı verilen bu kavrama ilişkin ‘Birlikte Tüketim’ adlı bir kitap yazan Rachel Botsman’a göre, ellerindeki ev, oda, araba, bisiklet, hatta ev aletleri gibi ürün ve ingilizce, bilgisayar, vb. deneyimlerini atıl kaldıkları zamanlarda ve konum bazlı olarak ihtiyaç duyanlarla paylaşanların yarattığı pazarın, ABD’de tahminen 26 Milyar dolarlık bir hacime ulaşmış.  

Geçtiğimiz günlerde The Economist Dergisi’nin ‘Paylaşım Ekonomisi’nin Yükselişi’ başlığıyla verdiği haberde de, bireylerin ellerinde atıl duran ev ve odalarını paylaşıma açmalarına olanak tanıyan AirBnB sitesinin 192 ülkedeki 30.000 şehirden 250.000 oda ve ev kiralama olanağı sağladığını ve günlük kiralama sayısının 40.000i aştığını yazmış.  


TriplePundit.com sitesine bu konuda bir yazı yazan Raz Godelnik de, bireylerin yarattığı paylaşım ekonomisinin ülke ekonomilerinin hacim ve işlerliğini arttırırken bireylerin tüketim anlayışında bir verimlilik sağladığını ve bunun da sanayii döneminden kalma şirket bazlı ekonomik düzene karşı büyük bir alternatif anlamına geldiğini vurgulamış. Onun bu vurgusuna daha az tüketime dayanan çevreye saygılı yeni yaşam tarzlarını da eklersek, orta ve uzun vadede geleneksel ekonomik düzende en azından tüketim kalıplarında bir değişimin gündeme gelmesi olası. Tabii paylaşım ekonomisinin giderek ağırlık kazanmasıyla bu işleyiş içinde ortaya çıkacak güvenlik, vergi gibi sorunların da eleştiri konusu olacağı ve bunlara nasıl çözüm getirileceği de bir soru işareti.

Sözün özü, bir tarafta siber dünya üzerinde ağırlıkla dijital yerlilerin kurmakta olduğu ve mevcutların paylaşımına dayalı yeni bir ekonomi, diğer tarafta ise mevcut düzenin sahipleri tarafından sürekli yeniyi tüketmeyi dayatan geleneksel ve fiziksel ağırlıklı ekonomi.


“Başımıza icat çıkardı bu İnternet!”


 

 

 

 

 

NOT: Paylaşım Ekonomisi konusuna meraklı olanlar için, konuyu ele aldığımız KapakOlsunTV bölümünü aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz.

 


 

Big Data mı? O ne lan?

Gelecek, İnternet ve mobil ağlar üzerinde oluşan devasa veriyi toplayıp anlamlandırabilen ve iş süreçlerine eklemeyebilenlerin!

 

Yeni yıldan beri her pazar gecesi 10da Yeni Medya’nın hukuk, güvenlik ve ticaret alanlarından 3 uzman arkadaşla birlikte 1 sunucu-moderatörün yönetiminde YouTube üzerinden 2 saatlik bir canlı yayın yapıyoruz. Kapak Olsun adını verdiğimiz bu yayında Yeni Medya gündemdeki herhangi bir konu başlığını ele alıp farklı cephelerden analiz ediyoruz.

Geçtiğimiz haftaki analizimiz ise, eskiden beri var olmasına karşın son zamanlarda giderek daha sık gündeme gelmeye başlayan ‘Big Data’ kavramı üzerine idi. Türkçeye ‘devasa veri’ olarak çevirebileceğimiz söz konusu kavramı kabaca, “mevcut sistem ve teknolojiler kullanılarak toplanması, depolanması, aranması, görselleştirilmesi ve analiz edilmesi kolay olmayan veri yığınları” olarak tanımlayabiliriz.  Yayın öncesi amacımızı, Big Data kavramını tanımlamak ve onunla birlikte ortaya çıkan yeni durumları, fırsatları ve sorunları gündeme getirmek olarak belirlemiştik ama yayın sırasında da farkettik ki bu, Big Data’nın kendisi gibi, o kadar kolay değildi. Sonuç olarak konuşmayı planladığımız başlıkların yarısının bile lafını edemeden süremiz bitti.

Aslında bu durum, sadece bizim yayın için değil sanırım konu üzerine kafa yoran tüm kişi, kurum ve kuruluşlar için geçerli. Dünyanın en yenilikçi veri firmalarından Delphix’in tepe yöneticisi Jedidiah Yueh da, geçtiğimiz günlerde Wired dergisinin blogunda kaleme aldığı yazısında, Big Data kavramını idrak etmenin neden kolay olmadığına değinmiş. Konuyu ağırlıkla kurumsal açıdan değerlendiren Yueh, gelişmiş ülkelerdeki herhangi bir kurumun sadece iç işleyişinde üretilen yıllık veri miktarının Terabyte seviyelerini aştığını ama kurumun dışarıya açtığı web sitesi, blog, wiki ve sosyal medya hesapları üzerinden müşteri, vatandaş ve hatta makinelerle yaptığı etkileşimin bunun kat be kat ötesinde olduğunun altını çizmiş. Buna insanlığın hemen her eyleminin kaydedilip sosyal ağlar üzerine yüklenmesinin yarattığı veri yığınları da eklendiğinde yazar, durumu bir veri çığı ve firmaları da bu petabytelarca veri çığının altında kalan felaketzedeler olarak nitelemiş.

Evet, durum gerçekten baş ağrıtıcı. Ancak Big Data, bir sorun olduğu kadar hatta daha ötesinde bir fırsat.  Kurumlar, İnternet ve mobil ağlar üzerinden akan devasa veriyi ayıklayarak bu veriyi kendi bünyelerinde oluşturdukları dahili veriye entegre ederek, çok daha net bir müşteri, tüketici, pazar verisi elde edebilmekteler. Bunu satış, pazarlama ve müşteri hizmetleri gibi iş süreçlerine eklemleyebilenler ise ciddi bir rekabet avantajını ellerine geçirmekte ve tüketiciye çok daha uygun hatta kişisel teklifler sunabilmekteler. Örneğin; bir akıllı telefon almak isteyen ve bunun için sosyal medyadaki arkadaşlarına fikirlerini soran kişinin talebini sosyal medya üzerinden algılayan bir telefon firması, bu kişinin halihazırda müşterisi olduğunu farkedebilir ve ona sosyal medyadaki dialoglarından hareketle daha kişisel ve cazip bir teklif götürebilir, kendisi hakkında konuşulanları toparlayarak marka stratejisini güncelleyebilir ve hatta rakiplerinin algısını da burdaki devasa veri sayesinde analiz edebilir. Ancak bunun için Big Data’yı iyi anlayan ve onu kendi iş alanı ile bağdaştırabilen bir insan kaynağına, büyük ve gelişmiş skalada yazılım-donanım bileşimine ihtiyaç var. ‘Bunun için ciddi yatırıma ihtiyaç var, kimse yapmaz!’ diyenler, Big Data işine ilk giren öncülerin eline ciddi bir rekabet kozu vereceklerini de idrak etsinler.

Tabii konunun bir de devlet-vatandaş boyutu, bireysel ve toplumsal mahremiyet ve veri güvenliği açısından yarattığı farklı sorunlar var ki o da, bizim Kapak Olsun yayını gibi bu bana ayrılan yerin yetmeyeceği ve önümüzdeki haftalarda ayrıca ele alınması gereken devasa bir başlık!

Medyanın Altın Çağı

Geleneksel Medya, değişime direnen son yönetici kuşağın tasfiyesinin ardından, içeriğin veri ve ağ ile birleştiği yeni ufuklara yelken açacak!

Mesleki kariyerini Yeni Medya’yı kötülemek üzerinden sürdürmeye çalışan medya eskilerinin aslında uzatmaları oynadıkları ‘ahir zamanlar’ geldi, çattı! Geleneksel Medya’nın özellikle yönetim katlarına konuşlanan bu topluluk için kıyamet alametleri bir bir belirmekte. Ellerindeki cephaneden kala kala 2 argüman kaldı: ‘Yeni Medya’ya güvenilmez’ (Oysa kendileri tamamen bağımsız ve güvenilir!) ve ‘Henüz Yeni Medya’da para kazanacak bir iş modeli yok!’.

Gazetecilik endüstrisinin geleceği ve Yeni Medya dönüşümüne ilişkin araştırmalar yapmak amacıyla Harvard Üniversitesi tarafından 2008 yılında kurulan Nieman Lab’ın web sitesinde geçtiğimiz hafta bu ikinci argümanı çürüten ilginç bir makale yayınlandı.

ABD’nin önde gelen medya analistlerinden Ken Doctor tarafından yazılan bu yazıda, gazeteciliğin 2018 yılında nasıl bir sektör olacağına ilişkin öngörülerini, son yıllarda Yeni Medya’da yükselen bir trend yakalayan Financial Times örneği üzerinden anlatmış.

Doctor, 2009’dan beri izlediği gazetenin patronu Rob Grimshaw’un küresel kriz dönemi olan o yıllarda bile kendinden emin ve ayakları sağlam basan Yeni Medya stratejisi sayesinde bugün ulaştığı göz kamaştırıcı rakamları veriyor öncelikle. Gazetelerin çoğunun hanelerine zarar yazdığı bu dönemde Financial Times geçen yılı %11 net kar ve 49 milyon pound gelir ile kapatmış ve bu geliri elde ederken 286,000 basılı gazete abonesini tarihte ilk geçen 316,000 dijital gazete abone performansıyle rotasını erkenden Yeni Medya’ya çevirmekle ne kadar isabetli karar aldığını bugün gururla anlatıyor Doctor’a.

Grimshaw’a göre gazetenin bu başarısının altındaki temel etkenlerin başında; Yeni Medya okuyucusunun bir değer gördüğü içeriğe kağıt gazete okuyucusundan daha fazla para ödeyebileceğini keşfetmeleri geliyor. Halihazırda FT.com sitesinin tüm özelliklerini kullanan bir okuyucu aylık 450 USD ödüyor ve bu 1 aylık gazete bedelinden 52 USD daha fazla. Elbette sunulan içerik de bu farkı kat be kat hak eder nitelikte.

Kuşkusuz finans gibi değerli bir alanda kaliteli içerik üretmesi de gazetenin iş modelini rasyonelleştiriyor ama abonelik modelini New York Times gibi çok katı uygulamadan arama motorlarından gelen okuyuculara açtıkları içerik sayesinde elde ettikleri reklam gelirleri, okuyucunun davranış profiline göre sunulan kişiselleştirilmiş reklamlar da, karlılık oranını yukarıya taşıyan nedenler.

Ancak Grimshaw’un altını çizdiği bir husus var ki, bence bu başarının sürdürülebilirlik açısından olmazsa olmazı; Veri bankası. Halihazırda 30 FT çalışanı gazetenin mevcut ve potansiyel okurlarının verilerini topluyor, bunu analiz ediyor, bu analizler sonucunda her okura özel teklifler sunuyor ve tüm bunları her detayda raporlayabiliyor.

Gazetenin bu veri tabanlı dönüşümündeki önemi kavrayamayanlar ise bıkmadan usanmadan her gün herkese kağıt gazete üzerinden aynı içeriği dayatmakla kalmıyor, aynı alışkanlığı Yeni Medya’ya da taşıyor. Oysa Yeni Medya, içerik kadar onu tüketen kişi ve talepleriyle de ilgili bir ortam. Okuyucunun bulunduğu konum, ilgi alanları, anlık bilgi ihtiyacı gibi parametreleri kavrayamanyan bir içerik, hele hele genç kuşak için giderek anlamsızlaşmakta.

Örneğin; geçen hafta Schalke04 maçını izleyen bir Galatasaraylıya İmralı tutanaklarını kimin sızdırdığını sunmak, ne kadar anlamsızsa, bir Fenerbahçeliye de Schalke maçını dayatmak o kadar anlamsız. Dolayısıyla artık devir, ürettiği kaliteli içeriği İnternet ve mobil ağlar üzerinden topladığı veri ile anlamlandıran ve okura bu analiz doğrultusunda sunabilenlerin devri. Bu değişime ayak uyduramayanların ise tasfiyesi yakındır ve işte o zaman başlayacak Medya’nın Altın Çağı!

Chavez’in ardından…

Çelişkili ama renkli kişiliğiyle Yeni Medya’yı en sıradışı biçimleriyle kullanan dünya lideriydi Hugo Chavez! 

“Venezüela’nın başkenti Caracas’ta bir gece yarısı…

Kaldığım otelde saat farkından dolayı kaçan uykumun gelmesi için TV kanalları arasında zaplarken birden Venezüela devlet televizyonundaki ilginç bir görüntüye takılıp kaldım; Devlet Başkanı Hugo Chavez, bakanlar kurulunu toplamış ve elindeki BlackBerry cep telefonundan gelen e-posta ve Twitter mesajlarını okuyor, önemli bulduğu mesajları da ilgili bakanlara not aldırıyordu. Arasıra kendisini kızdıran mesajlar olursa konuyu ilgili bakanına soruyor ve hatalı bulduğu bakanı da ekrandaki milyonların önünde bir güzel fırçalıyordu.

Gece yarısı televizyon karşısında toplanan ve halkın Yeni Medya üzerinden talepleri karşısında hesap veren bir bakanlar kurulu. Bu gerçek üstü görüntüye “Biraz abartı mı acaba?” kuşkusuyla yaklaşıp Chavez’in Twitter hesabına girdim. Her saniye yüzlerce mesaj geliyordu. Zaten az sonra programın sunucusu da, o ana kadar toplam 350.000 mesaj geldiğini söyledi. Bunların içinde iş talepleri ve şikayet mesajlarının yanısıra beğeni mesajları da vardı. Venezüela’lı bir kadının kendisine Twitter üzerinden gönderdiği resimli bir mesaja bakan Chavez “Çok güzel ve çok vatansever bir kadın bu!” şeklinde espriyle karışık bir yanıt verdi. Bir başka vatandaşın “Ben eski bir Stalinistim. Kredi istiyorum!” mesajını okuyunca kahkaha krizine girdi. Ardından telefona tekrar baktığında vatandaşın Stalinist değil stilist olduğunu anlayınca önce biraz bozuldu ancak sonra yine bu durumu ve kendini alaya alarak programı sürdürdü.”

Geçtiğimiz çarşamba sosyal medyada Hugo Chavez’in ölümünü bildiren tweetleri okuduğumda aklıma 3 Haziran 2010 tarihinde dostum Mithat Bereket’in Pusula haber programı için gittiğimiz Venezüela seyahati sırasında yazdığım yukarıdaki satırlar geldi. Chavez’le tanışan (sanırım) yegane Türk gazetecisi olan Mithat Bereket’in elbette onun kişiliğine ilişkin yazacağı çok şey vardır. Bunu ona bırakarak kendi mesleki penceremden bir değerlendirme yapmam gerekirse, Yeni Medya’nın gücünün en erken farkına varan ve bizzat yerinde tanık olduğum gibi bu mecrayı halka hesap verir tarzda kullanacak kadar demokratik bir yanı vardı Chavez’in. Ancak aynı dönemde İnternet üzerinde sansür istemesi gibi, tüm otoritenin kendisinde toplanmasının verdiği totaliter bir tek adam yanı da vardı. Gerçi bu ‘sansür talebinin’ batı medyasının abartarak dünyaya servis ettiği bir haber olduğu ve böyle bir sansürün hiç bir zaman uygulanmadığı iddiaları da var. Ancak herşeye rağmen Chavez’in böylesine sıradışı kullandığı ve 2002’de kendisine karşı yapılan darbe sırasında milyonlarca yandaşının Başkanlık Sarayı’nın önünde toplanmasına vesile olan Yeni Medya’ya karşı takındığı bu çelişkili tavrın, bu katılımcı mecranın halk tarafından etkin kullanımını engellediği de bir gerçek.

Ancak tüm bu çelişkiler, Chavez’in kişisel anlamda Yeni Medya’yı en etkin kullanan ve o mecradaki kitlesiyle en iyi bütünleşen lider olduğu gerçeğini de değiştirmez. Twitter’daki 4 milyonu aşkın takipçisi, @ChavezCandanga hesabından dünyanın süper güçleriyle dalga geçen tweetlerini, laf atanlara ve küfür edenlere verdiği yanıtları, vatandaşlarının çeşitli taleplerine oradan çözüm için söz vermesini, sözünü yerine getiremediğinde özür dilemesini ve hatta kendi kendisiyle dalga geçen tweetlerini özleyecek.   

Hasta siempre amigo del pueblo*

* Elveda halkın adamı