Plazanın camlarından görünen

CEO_in_Office

Geleneksel sektörlerin dijital dönüşüm olgusuna yaklaşımları, mahallede olan biteni evinin penceresinden kayıtsızlıkla izleyen bir apartman sakini kıvamında

Geçtiğimiz günlerde başkanlığını yapmakta olduğum Dijital Dönüşüm Derneği olarak düzenlediğimiz Siber Ödeme Forumu etkinliğinde ödeme sistemlerindeki yenilikçi trendleri konuştuk, tartıştık. Önümüzdeki dönemde finans sektörünü radikal biçimde etkilemesi beklenen son yılların en tartışmalı finansal inovasyonu BitCoin ve türevi siber ödeme alternatiflerinin de ele alındığı etkinlikte, özellikle BitCoin gibi arkasında herhangi bir finansal kurum bulunmaksızın tamamen kullanıcılar arası güvene dayalı işleyen kripto para sistemlerinin mevcut finansal düzen içinde nasıl kullanılabileceği ve finansal kurumlara ne avantajlar sağlayabileceği teknolojik, finansal, düzenleme ve hukuksal yönleriyle konuşuldu, tartışıldı. Etkinlikteki sunum ve tartışmalarda aldığım notlardan bana ilginç gelen ve önümüzdeki dönemde hayatımızda etkili olabileceğini düşündüğüm kimi hususları sizlerle da paylaşmak isterim.

Öncelikle, BitCoin’in gelişim sürecini yakından izleyen dünya finans sektöründeki büyük oyuncuların, sistemin güvenliğini mevcut ödeme sistemlerin hemen hepsinden çok daha güvenli hale getiren BlockChain şifreleme altyapısını kendi sistemlerine uyarlamak üzere R3 CEV adlı bir proje konsorsiyumu oluşturulmuş. Aralarında Barclays, Bank of America, Deutsche Bank, INGBank gibi bankacılık ve Societe General ile J.P. Morgan gibi finans devlerinin bulunduğu 42 sektör oyuncusunun bir araya gelerek kurduğu bu konsorsiyum, “kullanıcılar için güvenli, aracısız ve ekonomik bir ödeme süreci” için tüm sektöre yönelik kurumlar arası standartlar oluşturmak için kolları sıvamış durumda. İstanbul Finans Derneği Başkanı Oğuzhan Çetinkaya’ya göre, gelen Tsunami’yi deniz kenarında kamerayla kaydetmek için bekleyen turist misali, günümüz dünyasında bu konuda hala bir strateji oluşturmamış kurumların  bu dev inovasyon dalgaları karşısında tutunabilmeleri giderek zorlaşacak.

Bir diğer önemli gelişme ise, BitCoin’in aracısız ve güvenli işleyişi, sadece para transferi ya da ödeme ile sınırlamadan onun da ötesinde alıcı ile satıcı arasındaki tüm ürün ve hizmet alışveriş için olanaklı hale getiren Ethereum adlı akıllı hizmet sistemi. Coin Turk kurucusu Levent Kurt, Ethereum ve türevi sistemleri sayesinde alıcı ile satıcının İnternet üzerinden aracısız buluşup herhangi bir finansal kuruma ihtiyaç duymaksızın aynen nakit ödeme gibi alışveriş yapabileceklerini ve bu sistemlerin ödeme dışında kimlik, pasaport gibi güvenlikli kişisel bilgi denetimi yapılabileceğini, müzik, film gibi telif ödemelerinin izleyici ile sanatçı arasında doğrudan ve anında gerçekleşeceğini ve telefon, elektrik, su, vergi gibi tahsilatlarının ne çok önce ne de çok sonra değil ama tam kullanım anında ve mikro seviyede yapılabilmesinin olanaklı hale geldiğini söylüyor.

Kuşkusuz Ethereum ve türevleri, sadece ulusal değil, onun da ötesinde küresel ürün ve hizmet alımlarında da kullanılacak. Alıcı ile satıcı arasında akıllı kontrat denen ve basit bir siber alım anlaşması gerektiren işleyiş sayesinde, alıcı tarafına “tam zamanında ve kullanım oranında ödeme”, satıcıya da “sattığı kadar ve anında tahsilat” avantajları sağlayan bu inovasyonlar, halihazırda tüm bu alım-satım sürecine aracılık eden ve hala mobil cüzdan gibi hızla eskiyecek teknolojilere odaklı kredi kartı firmaları, bankalar, telekom operatörleri ve hatta Apple Store, Amazon gibi firmalara bile rakip olacak; hem de kısa bir zaman içinde…

Peki finans ve bankacılık sektörü bu gelişmeler karşısında ne yapıyor?

Yanıtım “hiç bilmiyorum” şeklinde. Bilemiyorum çünkü ne bu son etkinlikte, ne de son birkaç yıl içinde yapılan ilişkili herhangi bir etkinlikte ilgili sektörlerden çok sayıda katılımcı göremiyorum. Onlar kendi geleceklerini tayin edecek bu yıkıcı gelişmelere kayıtsız kalırken bu ve benzeri etkinlikler ise, bu yeni dünyayı iyi bilen ve oradaki geleneksel işleyişi yıkıcı biçimde yenileme azmindeki genç kuşak girişimciler tarafından doldurulmakta. Evinin konforlu havasına kapılıp mahalledeki kentsel dönüşümün geç farkına varan apartman sakini misali olup biteni ofislerinin penceresinden kayıtsızlıkla izleyen finans ve bankacılık sektörü, zamanının çoğunu sokakta geçiren işte bu genç girişimcilerin inovasyonlarıyla sarsılacak.

4,5G: Sorular ve Sorunlar…

4,5G operatör logoları

Bugünden itibaren Türkiye’de de hizmete başlayan 4. nesil mobil şebekeler birçok fayda sağlayacak ama mevcut soru ve sorunlara bakılırsa bu, hemen değil zaman içinde gerçekleşebilecek.

Yaklaşık 1 yıldan beri 4. nesil mobil şebekelerin bireylere, kurum ve kuruluşlara sağlayacağı sosyal ve ticari faydaları yazıp çizmeye ve dilim döndüğünce anlatmaya çalışıyorum ki ilgili herkes konu üzerine düşünsün taşınsın ve kendi fırsatını yaratsın. Elbette 3G gibi 4.5G de, hayatımızda bir çok yeniliğin kapısını aralayıp bizi çok daha zengin bir yaşam alanı ile tanıştıracak ve kimilerimize sosyal, kimilerimize ise ticari fırsatlar sağlayacak.

Ancak ülkede sokaktaki vatandaşından bakanına, operatöründen düzenleyici kurumuna her kesimin gündemine giren 4.5G’ye ilişkin kafalarda o kadar çok soru var ki, sanırım bu fırsatlar dünyası ile tanışmamız zaman alacak. Üstüne üstlük kimi mobil operatörler, bu soruları yanıtlamak yerine tanıtımlardaki çeşitli vaatlerle  sokaktaki vatandaşın ya da daha mobilize ve rekabetçi iş çözümleri geliştirme beklentisindeki işletmelerin 4.5G düşlerini daha da cilalamanın peşinde.

Bu doğrultuda biz görevimizi yapalım ve kamuoyunda tartışılan başlıca soru ve sorunları buradan ilgililerin dikkatlerine sunalım.

Öncelikle lansmanlarda zikredilen 300 megabit ya da 1 gigabit  (halihazırdakinden neredeyse 100 kat daha yüksek) gibi hızları vatandaş her koşulda ve kesintisiz deneyimleyebilecek mi? Yanıt hayır ise (ki öyle!) vatandaşın ortalama deneyimleyeceği bir hız aralığı telaffuz etmek daha doğru olmaz mı? Hadi bunu operatörler yapamıyor, bu konuda haber yapan medya kuruluşları neden ‘vatandaşa gerçekleri anlatma” görevlerini yerine getirmez ve operatör basın bültenlerinin ötesine geçemezler? (Ki Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın “Hız 3G’ye göre yaklaşık 10 kat artacak” sözleri, vatandaşın 4.5G ile mobil cihazlarında göreceği ortalama hıza ilişkin en doğruya yakın açıklama.)

Hız konusuna ek olarak açıklanan mobil İnternet tarifeleri de, geniş kitleleri 4.5G’ye geçirecek cazibede değil aksine 4.5G’ye geçtiğine pişman edecek pahalılıkta. 3g döneminde akıllı cihazlarından ayda ortalama 2-3GB data tüketen bir bireysel abone, yüksek hızın cazibesine kapılıp bunun 10 katını tüketmeye başladığında şu andaki faturasının en az 2-3 katı bir meblağı ödemek zorunda kalacak ve 4,5G’yi en heyecanla bekleyen bu öncü kitlenin daha ilk furyada canı yanacak.

Kişisel olarak, 4.5G üzerinden ilk aşamada en yoğun kullanılacak hizmetlerin, Periscope, Youtube, SnapChat, Facebook gibi sosyal medya platformları üzerinden yapılacak kamuya açık ya da kapalı devre canlı yayınların olacağını düşünüyorum. 3G’deki düşük yükleme (upload) hızı nedeniyle halihazırda kesintili ve kötü görüntü kalitesiyle yapmaya çalışılan bu yayınların, beklentileri karşılaması amacıyla 4,5G şebekelerinde birey ve kurumların dengeli iletişimine olanak sağlayacak bir indirme-yükleme (dowload-upload) ayarlamasının yapılması şart.

Tüm bunların ötesinde, tamamlanmamış yeni nesil şebeke ve uzun yıllardır süregelen fiber İnternet altyapısının eksiklikleri yüzünden, beklentileri karşılayamaması da söz konusu olabilir. Bu bağlamda, 4,5G şebekelerinin yüksek sayıda aboneye her yerden kaliteli hizmet verme beklentisi de, operatörleri zorlayabilir. Bu konuda fiber altyapı kuruluşuna zorluk çıkartan yerel yönetimlerin, düzenleyici kurum ve makamlar tarafından süratle ikna edilmesi gerekli. Ve daha SIM Kart ile cep telefonlarının adaptasyonu, Adil Kullanım Kotası’nın ne olacağı gibi bu listeye eklenebilecek ve bu yazının uzunluğunu zorlayacak pek çok soru ve sorun var çözülmesi gerekli. (Bir de Türkçe yazım kurallarına göre 4,5G’nin arada virgülle yazılması gerekirken neden operatörlerin tanıtım kampanyalarında 4.5G olarak arada nokta ile kullanılıyor, birileri açıklarsa mutlu olurum.)

Özetle, abonelerin ilk aşamada yüksek beklentiler içine girmemeleri ve 4. nesil şebeke hizmetlerinin sağlanmasında rolü olan tüm karar merciilerinin de  iş planlarını bu sorunlar çerçevesinde gözden geçirmeleri gereken bir başlangıç dönemindeyiz. Ve bu aşamada en önemli husus, ilgili tüm kurum ve kuruluşların böyle büyük yatırımlara yaraşacak ve ülkeye gerekli katma değer ve üretim anlayışını getirecek sorumlulukla hareket etmesi.

4,5G’nin iş planı

4,5G operatör logoları

Kısa bir süre sonra tanışacağımız yeni nesil mobil şebekeler günlük hayatımızı radikal biçimde dönüştürecek potansiyele sahip. Türkiye için en kritik husus ise, bu dönüşümün tüketim ağırlıklı mı yoksa üretim ağırlıklı mı gerçekleşeceği.

Şu günlerde eğer cep telefonu arama ve görüşmelerinizde sıkıntılar yaşıyorsanız bilmelisiniz ki, bunun ‘mantıklı ve makul’ bir sebebi var; Tüm operatörler 1 Nisan’da hizmete açmayı planladıkları yeni nesil 4,5G mobil şebekelerin kuruluşu ve mevcut GSM/3G şebekeleriyle entegrasyonu için yoğun çaba içinde.

Tabii 1 Nisan’dan sonra kendilerini bundan çok daha zorlu bir uğraş bekleyecek; Devlete ödenmesi gerekli toplam 4 milyar euro lisans ile tedarikçi firmalara ödenmesi gerekli tahminen aynı miktarda şebeke yatırım bedelleri olmak üzere toplam 7-8 milyar Euroluk bir maliyeti çıkarmaya çalışacak 3 mobil operatör.  Türkiye’deki mevcut 73,6 milyon mobil abonenin mevcut arama, mesaj ve İnternet kulllanım alışkanlıkları sayesinde bu maliyetin önemli bir kısmı kısa ve en kötü olasılıkla orta vadede karşılanabilir. Ancak uzun vadede karlılığı ve sürdürülebilirliği yüksek bir iş planı için böyle bir strateji yeterli olmaz.

Halihazırdaki duruma bakarsak, bir tarafta 3G şebekeleri üzerinden ayda ortalama 1,3 GB data kullanan 37,5 milyon mobil internet abonesi ve diğer yanda ise ayda ortalama 58 GB data kullanan 9 milyon ev/ofis sabit yüksek hızlı İnternet hattı* (hat başına ortalama 3 kişilik kullanım olduğu tahmin ediliyor).

Bu tabloya bakarak mobil operatörlerin ilk aşamada sabit İnternet abonelerine mobilizasyon avantajı sağlayan mobil abonelik teklifleri sunması beklenebilir ve böylece aylık data paketi satışlarını kişi başı 1,4 GB’tan 15-20 GB’a çıkartmaları mümkün olabilir ki zaten kampanyaların bu yönde gideceğinin ilk işaretleri belirmeye başladı. Kuşkusuz sabit operatörler için ciddi bir tehdit olacak bu hamle, mobil operatörler tarafından kaçınılmaz olarak yapılacak. Ancak, zaten her birinin hem sabit hem de mobil şebekeleri olan ülkemiz operatörleri için gelirlerin bir cepten öbürüne geçmesi anlamına gelecek ki aralarındaki değişim bile pastayı büyütmeyecek aksine regülasyon şikayetleri minvalinde dönecek bir rekabet düzenini körükleyecek.

Peki ne yapmalı?

Öncelikle operatörlerin daha büyük düşünerek, ülkede data kullanımını arttırmanın yollarını yeni baştan planlamaları ve halihazırdaki eğlence ve tüketim ağırlıklı pazarlama kampanyası ağırlığını ülkeyi data kullanımı üzerinden daha üretken hale getirecek sosyal sorumlu bir anlayışa doğru taşımaları gerekmekte. Bunun için gerek bireylerin gerekse KOBİ ve büyük kurum ve kuruluşların mobil şebekeleri iş ve sosyal üretimin bir parçası haline getirecek dijital dönüşüm stratejilerini benimsetecek daha vizyoner bir plana ihtiyaç var. Ancak ve ancak bu başarılabilirse, Türkiye uzun vadede kişi başına ayda değil 20 GB belki 100 GB’ın üzerinde data tüketen ama tükettiği bu data sayesinde sosyal ve iş üretkenliği yüksek bir toplum yaratabilir ve bundan da hem operatörler, hem birey, kurum ve kuruluşlar ve hem de ülkemiz kazançlı çıkar.

Böyle bir bakış açısı operatör ve düzenleyici kurumlarımızda hakim olduğu takdirde, ülkemizin yıllardır süregelen Fiber İnternet altyapı eksikliği ve adil kullanım kotası gibi her türlü sorunun üstesinden de, hep birlikte gelinir. Yani ülkemizin 4,5G’den azami istifde etmesinin yolu, her alanda olduğu gibi bu alanda da, birlik olmaktan geçiyor.

Sözün özü; 4,5G’nin iş planı rekabetten ziyade dayanışma ve tüketimden ziyade üretim!

Amcaoğlunun tanıdığı Emniyet Amiri

cf883ca8-2d1a-49db-8ee5-5af14c62b1d1

Son dönemde peşpeşe yaşanan terör saldırılarının yarattığı olumsuz hava, toplumun ruh haline yansırken sosyal medyada yaygınlaşan kirli bilgi, bu havayı daha da gerginleştirmekte. Peki bu tür bilgi kirliliğini etkileri nasıl azaltılabilir?  

“Amcaoğlunun tanıdığı bir Emniyet Amiri söylemiş; Perşembe günü büyük olaylar çıkacakmış. Aman çocuklarınızı evde tutun. Bu sefer durum ciddi.”

“Arkadaşlar, bu haftasonu filan yerde yeni bir patlama olacakmış. Bu bilgi konsolosluktan konuyu duyan birileri tarafından duyulmuş. Sosyal medyaya yazmayın deniyor. Planlanan yeri değiştirirler diye. Lütfen herkese ulaştırın.”

Son günlerde cep telefonları ve bilgisayarlarımızın ekranlarına art arda düşen mesajlaşma ve sosyal medya platformlarındaki paylaşımlardan sadece birkaçı…

Dahası da var. “RESMİLEŞTİ DİKKAT!!” başlıklı ve “Facebook’un güvenlik açığından ötürü hesap üzerinde bulunan tüm verilerin başka kişilerce kullanılmasından ve doğabilecek tüm zararlardan Facebook’un sorumlu olduğunu ve gereğinin yapılmasını ‘arz eden’ bir sanal dilekçe de bir süreden beri hemen her gün zuhur ediyor Facebook ekranlarımızda. Normal zamanlarda gülüp geçilecek bu vb. modern arzuhallerin altındaki yorumlara bakınca gerçekten hayret ediyor insan. Kopyalayıp kendi duvarına yapıştıranlardan olaya kendi ‘duyumlarını’ da ekleyenlere kadar uzanan bir kalabalık. Üstelik içlerinde son derece eğitimli ve hatta büyük kuruluşlarda üst düzey yöneticilik yapan kişilerin bile olması, her gün hatırı sayılır bir zaman vakfettiğimiz bu yeni iletişim ve paylaşım ortamına ne kadar bilinçsiz yaklaştığımızın göstergeleri. Hatta bunun da ötesinde, paylaşımın altına “böyle bir şeyin olmadığını/yalan olduğunu ve dayanağının da bulunmadığını” yazma ‘cüretini’ gösterenlere karşı takınılan negatif tavır da, toplum olarak içine girdiğimiz mantık ve sorgulamadan uzaklaşan ruh halimizin vahim bir sonucu.

Ve ne yazık ki bu ruh hali, toplumun zaten azımsanmayacak bir kısmında hakim olan komplo teorilerine meyilli ve gerçeklerle bağlarını koparmaya hazır anlayışı sosyal medya eliyle arttırır ki, asıl vahim olan da budur.

Peki ne yapmalı?

Kuşkusuz içinde bulunduğumuz durumla ilgili yapılması gerekli çok şey var ama mesleki alanımız gereği “sosyal medyada yayılan bilgi kirliliğinin etkilerini nasıl azaltabileceğimiz” konusuna odaklandığımızda, iki temel yaklaşım etkili olabilir. İlk olarak, toplumda kargaşayı ve kaygıyı arttırabilecek gelişmelerle ilgili etkin bir Kamu Diplomasisi stratejisinin oluşturulması şart. Yanlış, çarpıtılmış ya da manipüle paylaşımların takip edilerek onlara karşı samimi, hakkaniyetli ve ikna edici söylemler geliştirilmeli ve bunlar geciktirilmeksizin sosyal medya kanalları üzerinden dolaşıma sokularak konuya ilişkin bilgi kirliliğinin önüne geçilmeli. Ek olarak bu söylemler, kamu kurum temsilcilerinin geleneksel medya açıklamalarıyla da desteklenmeli ve hatta bu iletişime de kamuoyunda güven tesis edilinceye kadar hakkaniyetli, nesnel ve istikrarlı bir biçimde devam edilmeli. Bu konuda güvenilirliği yüksek ana akım medya kurumları ile işbirliği yapmak da etkiyi arttıracaktır.

İkincisi ise, Kamu Diplomasisi’nden çok daha kökten bir çözüm olarak, İnternet, sosyal medya ve (daha geniş biçimiyle) Yeni Medya konusunda Okur-Yazarlık ve bilinçlendirme eğitimleri süratle devreye sokulmalı. Kısa vadede bireylerin sosyal medya paylaşımlarına nasıl yaklaşması gerektiğini, bilgiyi nasıl doğrulayacağını benimsetecek mesela “Sosyal medyada bilgi kirliliğiyle başetmenin 10 yolu” gibi bir liste, infografik veya viral video tarzı içeriklerin de etkili olacağı kanaatindeyim. Hatta geniş kitlelere ulaşabilirse, bu yöntemin bilgi kirliliğiyle baş edebilme gücünü önemli ölçüde arttıracağına da inanıyorum.

Ve elbette en etkili ve kalıcı çözüm, Yeni Medya okur-yazarlığının okullarda ayrı bir hassasiyet ve odakla ele alınması. Tabii, herşeyi kısa yoldan elde etmeye alışık kimi zihinlerde eğitim sözcüğü çözüm değil de çözümsüzlük gibi bir algı oluşturuyor ancak en kalıcı sonuçlara her daim en uzun ve çileli yollardan ulaşıldığını da unutmamalı.

Dijital Ülke düşleri

patterson2_3380181a

Ülke çapında yeni nesil süper-hızlı fiber İnternet altyapı yatırımlarını büyük ölçüde tamamlayan İngiltere, 2016’dan itibaren dijital dönüşümün bir üst aşaması olan kültürel değişim yolunda.

Geçtiğimiz haftalarda okuduğum bir makalede isminin geçmesiyle tesadüfen farkettiğim bir profili inceliyorum bir süredir;İngiliz telekom devi British Telecom’un (BT) tepe yöneticisi Gavin Patterson! 2013 yılında göreve getirilir getirilmez İngiltere Premier Ligi’nin yayın haklarını alarak farklı bir yönetici olacağının sinyallerini veren ve spor alanında ilk kez bir telekom firmasının, geleneksel bir televizyon kanalı ile işbirliği olmaksızın, yeni medya yayıncılığı yapabilmesinin önünü açarak bu operasyonun ilk yılında hem yayıncılıktan hem de telekom aboneliğinden oldukça yüksek ve sinerjik bir gelir elde ederek tarihi bir başarı öyküsüne de imza atan sıradışı bir yönetici.

Kimya Mühendisi olmasına karşın mesleki kariyerinin önemli bir bölümü pazarlama ve reklam sektöründe geçen zaman zaman yaptığı ilginç çıkışlarla da İngiliz kamuoyunun gündemine oturmayı bilen sivri bir kişiliğe de sahip Patterson. Geçtiğimiz günlerde, İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden çıkmasının iş dünyası açısından ağır sonuçları olacağı konusunda (BT yönetiminde AB’den çıkılmasını destekleyen ağır toplara rağmen) yayınladığı açık mektup, kamuoyunda geniş yankı buldu ve bugünlerde hala tartışılmakta.

Patterson’u benim açımdan ilginç kılan ise, geçen Aralık ayında Telegraph gazetesi için 2016 yılı beklentilerini kaleme aldığı Yeni Yıl yazısı. O yazıda Büyük Britanya’nın devlet destekli en büyük telekom şirketinin lideri olarak, ülkenin dijital dönüşüm açısından mevcut durumunu ortaya koyan Patterson, dijitalleşmenin ekonomiye katkısı açısından G20 ülkeleri arasında en iyi performans sergileyen ülke olduklarını ve bunda üç temel faktörün etkili olduğunu belirtmiş.

Bu faktörlerin ilkinin, telekom operatörleri ile medya şirketleri arasındaki yakınsama olduğunu belirten Patterson, söz konusu yakınsama sonucunda telekom şebekelerindeki data tüketiminin yıllık %40 artış trendine girdiğinin ve bunun da üretken ekonomi performası olarak olumlu yansıdığının altını çizmiş.

Patterson, ikinci olarak devlet ve düzenleyici kurumların minimum İnternet hızını yükseltme hedefi sonucunda, son birkaç yılda yapılan 3 milyar GBPlik altyapı yatırımıyla ülkenin %90ının yüksek hızlı fiber İnternet altyapısıyla donatıldığını ve bunun 2020 yılında 500 Mbps’lik bir hıza ulaşabilmesi için düzenleyici kurumların daha da etkin olması gerektiğini vurgulamış. (Bu konuda ülkenin telekom düzenlemelerinden sorumlu kurumu OfCom’a yönelttiği ironik eleştiriler de ayrı bir yazı konusu olacak kadar ilginç!)

Ve nihayet tüm bu yatırımların sonucu olarak İngiltere’nin artık altyapı yatırımlarından ziyade bu altyapıyı kullanacak insanlara yatırım yapılması gerektiğini ifade eden Patterson, 2016 yılının bu açıdan kritik önem taşıdığını ve bu nedenle BT olarak önümüzdeki dönemde dijital becerilerinin arttırılması yönündeki eğitim programlarına yatırım yapacaklarının kamuoyuna ilan etmiş.

Böylesi karmaşık bir dijital dönüşüm sürecini yalın biçimde tek bir metinde toparlayan bu olağanüstü yazıyı ülkenin en önemli telekom şirketinin  en tepesindeki adamın yazması, dijital dönüşümün tüm taraflarından beklentilerini net biçimde kamuoyu ile paylaşması ve en önemlisi işin en kritik aşamasına eğitimi koyması, üstelik bu konuya da bir şebeke yatırımı kadar hatta daha fazla öncelik vereceğini deklare etmesi, Gavin Patterson’un ülkesinin gelişimine ne denli önem verdiğini ortaya koymakla kalmıyor, bunun için ne denli önemli bir lider olduğunu da kanıtlıyor. Bunun sonucunda Patterson, 2016 yılının İngiltere için Dijital Ülke olma yolunda bir kader yılı olduğunu ilan ediyor ve kurumunun adına ülkeyi bu vizyonu paylaşmaya davet ediyor.

Umarım Türkiye’de de bu tür vizyoner tepe yöneticileri çıkar ve ülkenin tüm paydaşlarına altyapıdan eğitime kadar detaylandırılmış bir vizyon içeren programlarla desteklenen bir dijital kalkınma seferberliğine ön ayak olur. Yoksa bizim 4,5G ve fiber altyapı yatırımlarımız data tarifeleri ile adil kullanım kotası arasında sıkışmış tali bir sorun olarak kalacak ve ‘dijital dönüşüm’ yalnızca bir düş olarak rüyalarımızda yer alacak.

Dijital Dönüşüm’ü Yeniden Düşünmek

Technology in the hands of businessmen

Son dönemde iş dünyasının sürekli konuştuğu Nesnelerin İnterneti, Endüstri4.0, Büyük Veri, 4. Endüstri Devrimi gibi Dijital Dönüşüm kavramlarının sosyal bileşenlerini de tartışmaya dahil etmeden yenilikçi bir dönüşümü gerçekleştirmek mümkün görünmüyor.  

Şu sıralar Dünya Ekonomik Forumu kurucusu Prof. Klaus Schwab’ın yazdığı “4. Endüstri Devrimi” kitabını okuyorum. Ocak ayındaki 2016 Davos Zirvesi öncesi piyasaya çıkan kitap, bu köşede de daha önce çeşitli yazılarım vesilesiyle okuduğunuz ve 18. yüzyılda Sanayii Devrimi’yle başlayan, 19. yüzyılda Fordist seri üretimle devam eden, 20. yüzyılın sonlarında üretimde otomasyonla birlikte 3. aşamasına geçildikten sonra nihayet 21. yüzyılda üretim sistemlerinin siber ağlara bağlanmasıyla bambaşka bir boyuta geçmeye hazırlanan 4 aşamalı bu endüstriyel sıçramayı, tarihsel ve dönüşümsel yönleriyle ele alıyor.  Prof. Schwab, kitabın önemli bir bölümünü dönüşüm sürecine ayırarak bunun ekonomik, ticari, yerel-küresel ama özellikle bireysel ve toplumsal etkilerine (bence beklenenden de fazla) odaklanmış. Bireysel etkiler kısmında dönüşümün kimliksel, moral ve etik, toplumsal etkler kısmında da gelir dağılımdaki eşitlsizlik ve orta sınıfın buna tepkisi ile dönüşümle birlikte hayatımıza girmekte olan siber cemaat olgularına dikkati çekerek önümüzdeki dönemde bizi ne tür bir geleceğin beklemekte olduğunu değerlendirmiş.

Kuşkusuz Prof. Schwab’ın kitapta dijitalleşme ile hayatımıza giren dönüşüm olgularına sadece ticari değil sosyal boyutlarıyla da yer vermesi altı çizilmesi gerekecek kadar önemli. 45 yıldan beri her yıl ocak ayında dünya ekonomisinin en etkili oyuncularını bir araya getirerek küresel ekonominin yönünü şekillendiren bu önemli etkinliğin kurucusunun dikkati çekmeye çalıştığı hususlara bakarsak, dünyanın gidişatının bunun zorunlu kıldığını görebiliriz. Aslında bu gidişatın bir önceki çağ değişiminin ana odağı Sanayii tarafından değil aksine bilgi-iletişim, telekomünikasyon ve medya gibi teknolojik ama Sanayii dışı araçlar ve bu sayede oluşan İnternet ortamında geliştirilen inovasyonlar sayesinde güçlenen Sanayii dışı sektörler tarafından vücuda getirildiğini  yazılarımı takip edenler bilir. Bu dönüşümü geç farkeden Sanayii sektörünün de (her ne kadar numaralı devrim olmayacağı kanaatimi korusam da)  “Endüstri4.0”, “4. Endüstri Devrimi” kavramları altında bu dönüşüm sürecine katılması, gerek tüm dünyada üretimin daha verimli ve rekabetçi  hale gelmesi, gerekse artacak küresel ekonomik hasıla açısından sevindirici.

Ancak Prof. Schwab’ın da dikkati çektiği husus, bu dönüşümün bir önceki Endüstri Devrimi’ne benzer biçimde sadece üretim araçları ve teknolojiyle yakalanması mümkün değil. Bu açıdan olayı sadece “insansız ve İnternet’e bağlı robotlu üretim” boyutuna indirgeyen bir anlayışla sorunlar çözülemez, aksine artar. Kendi sınırları içinde mutlu hayat süren Batı Dünyası’nın Orta Doğu’daki insanlık dramlarına kayıtsız kalamayacağı bir dünyada yaşıyoruz artık.

Robotların işsiz bırakacağı mavi yakalaların sorunlarıyla ilgilenmeyen, akıllanan makine ve nesneler üzerinden ticari rekabet gücü kazanırken bunun yaratacağı bireysel, kamusal alandaki kimliksel, ahlaki ve etik sorunlara kulak tıkayan bir 4. Endüstri Devrimi ne ilerleyebilir, ne de yaşayabilir.

Neden mi?

Çünkü bu geleneksel iş yapma anlayışının dışında gelişen dünya yeterince büyüdü de ondan. Sadece birkaç yıldır gündemimize giren ve daha henüz emekleme döneminde olan 4. Endüstri Devrimi, Nesnelerin İnterneti gibi olguların, 1990lı yıllardan bu yana bireyleri, toplumları radikal bir sosyallikte dönüştüren bu siber kültür ile bütünleşmeden salt ekonomik ve ticari güce dayanarak bir devrim gerçekleştirmesi zor hatta imkansız.

Hali hazırda çoğunluğu bu yeni kültürün içine doğmuş 25 yaş altı 3 milyar insan var 7,3 milyarlık dünyamızda. (Bu rakam 325 milyonluk ABD’de 130 milyon, 82 milyonluk ülkemizde ise 35 milyon!)

Dünyanın yaklaşık %40’ını oluşturan bu genç kuşağı, onların yetişme biçimlerini, alışkanlıklarını ve dünyaya bakışlarını kısacası bu yepyeni sosyal dokuyu hiçe sayarak geleneksel iş yapış biçimleri üzerinden ilerlemek mümkün olabilir mi?

Çok basit bir örnekle anlatmaya çalışalım; her nesnenin akıllanıp İnternet’e bağlanacağı  Endüstri4.0 ortamında mükemmel biçimde kurgulanan robotlu üretim sistemleri ile en ileri zekaya sahip pazarlama ve yönetim sistemleri, bu kurgunun dışında kalan ama siber kültüre çok daha hakim gençler tarafından hacklenirse ne olacak? (Patronlarına “Siber Güvenlik önlemlerimiz çok iyi. Önlemini alırız” falan diyen IT yöneticilerini şimdiden duyar gibiyim!)

İşte bu vb. örneklere Endüstri4.0 oyuncuları tarafından çok daha fazla kafa yorulması  ve Prof. Schwab’ın da işaret ettiği gibi, bu yeni kuşağı da sistemin içine hakkaniyetli bir iş ve gelir bölüşümüyle dahil edecek sosyallikte planlanması gereken bir dijital  dönüşüm döneminin eşiğindeyiz. Bunun devrim olup olmayacağı ise, ticari oyun planlarının sosyal dokularla ne kadar bütünleşeceğiyle orantılı. Geçtiğimiz günlerde Ali Koç’un yaptığı kapitalizm karşıtı ilginç çıkışları da, bu çerçevede değerlendirmekte fayda var.

Bitirirken, kişisel olarak her daim iyimser bir kişi olarak bu konuda umudumu biraz kıran bir gözlemimi de paylaşayım;  4. Endüstri Devrimi kitabını okuduğum Kindle PaperWhite cihazı üzerinden kitabı benim gibi online okuyan diğer okurların altını çizdiği ya da üzerine not yazdığı metinleri görme imkanım oluyor. Maalesef kitapta altı çizilen metinlerin çoğu ticari ve işle ilgili. Schwab’ın işaret ettiği olayın sosyal boyutuna değinen metinlerin ne altı çizili ne de üzerinde herhangi bir not var :/

Sınıfsız, derssiz, ‘dertsiz’ bir eğitime hazır mıyız?

DCIM100GOPROGOPR6610.

DCIM100GOPROGOPR6610.

“Bugün mevcut öğretim sisteminin dışında sıfırdan bir üniversite kurmanız istenseydi, günümüzün ihtiyaçları ile olanakları çerçevesinde nasıl bir eğitim modeli tasarladınız?”

Massachusetts Teknoloji Ensititüsü (MIT) Eğitim Fakültesi Dekanı Christine Ortiz, yukarıdaki sorunun yanıtını aramak amacıyla, 17 yıldır görev yaptığı dünyanın en gözde eğitim kurumundan ayrıldı geçen hafta. Ortiz, istifası sonrası Chronicle Dergisi ile yaptığı söyleşide, kâr amacı gütmeyecek bir girişim desteğiyle, Boston’da 10.000 öğrenci ve 1.000 akademisyen kapasitesine sahip bir kampüs kuracaklarını ve kampüste klasik sınıf ve ders kavramlarından farklı bir eğitim modeli üzerinden radikal bir dönüşüm arayışına başlayacaklarını ifade etmiş.

Derginin “Neden MIT gibi gözde bir kurum yerine kendi üniversitenizi kuruyorsunuz?” sorusuna Ortiz, “MIT aslında çok güzel bir kurum ve orada çok şey öğrendim, vs. vs.” şeklinde kaçamak bir yanıt verse de, devam eden sorulara verdiği yanıtlara bakarak aslında söylemek istediğinin “MIT gibi ileri bir kurum bile bu dönüşümü gerçekleştiremeyecek kadar kalıplaşmış bir eğitim düzenine sahip” gibi bir şey olduğunu düşünüyorum.

Zaten tartışılması gereken asıl nokta da bu; mevcut eğitim düzeninin dışında bir eğitim modelinin arayışına girme cesaretini gösterebilmek.

Neden mi?

Çünkü mevcut düzen içinde böyle bir işe soyunduğunuz zaman sizi, bu kalıpları kırmanıza asla izin vermeyecek bir eğitim ve öğretim kurumları silsilesi bekliyor; Eğitimin amaçlarından yola çıkarak bunu yöntemleştirmenizi ve sonrasında saptadığınız bu yöntemlerin teknolojik araçlarını seçmenizi teşvik eden bir sorgulama ve arama süreci, ne yazık ki ‘kapının dışında’!

Oysa “Bu çağda eğitimin amacı nedir? Öğrenci kimdir? Neyi, nasıl öğretmek gerekli?” gibi sorulardan başlamayan ‘dönüşüm’ çabaları da ya Sınıf-Ders ve Öğrenci-Öğretmen kalıplarının ya da ‘akıllı tahta’, ‘tabletli eğitim’ gibi hedefi belli olmayan teknolojiye odaklı araçların içinde hapsolup gidiyor.

ABD’de çok uzun süreden beri denenen MOOC ve benzeri online eğitimler bile işe bu perspektiften bakmadığı için amaç ve hedefi belirsiz, yöntemselliği tartışmalı birer eğitim aracı olarak üniversitelerin yörüngesinde dönüp duruyorlar.

İşte bu yüzden 21. yüzyılın eğitim sürecini amaç-yöntem-araç sırasıyla ele alabilecek, genç kuşaklar için ilham verici ve interdisipliner bir eğitim modelini hayata geçirebilmek ancak ve ancak mevcut eğitim sisteminin dışına çıkmakla mümkün.

Kuşkusuz Ortiz’inki oldukça radikal ve hacimli bir girişim ve ipuçlarını verdiği gibi arkasında da epey destekçisi var. Öte yandan, bu büyüklükte olmasa da, üniversiteye türlü nedenlerle giremeyen potansiyelli gençler için UnCollege gibi gelişim geleneksel eğitim camiası tarafından dikkatle izlenen ‘sistem dışı’ deneysel çalışmalar da devam ediyor ABD’de. Ve bunların çoğu da artık eğitim sisteminden talep ettiği nitelikte insan kaynağını alamayan iş dünyası tarafından desteklenmekte. Örneğin; UnCollege oluşumu Pay Pal’ın kurucusu Peter Thiel tarafından desteklenmekte.

Tüm bu gelişmeleri takip edip parçaları toparladığınızda aklınıza ister istemez “Bizim ülkemizde de sistemin dışına çıkıp bu tür deneysel bir arama girişimi yapacaklara önayak ya da destek olacak bir kurum, kuruluş ya da eğitim sevdalısı çıkar mı?” sorusu geliyor. Mustafa Koç ve İbrahim Arıkan gibi eğitime kafa yoran ve projeler üreten az sayıda nadide değerimizi de yitirdiğimiz ve eğitime ilişkin mevcut kazanımları bile korumakta zorlandığımız bugünlerde bu soruya olumlu yanıt verebilmek bir hayli bir zor!

The CEO

CZL_G0dXEAEmfgr

21. yüzyılda kurumların tepe yöneticileri arasındaki en ayrıştırıcı hususlar nelerdir? Bir CEO’nun yıllık iş performansı hangi kriterlere göre değerlendirilmeli?

Geçtiğimiz hafta Harvard Business Review (HBR) Türkiye dergisi tarafından gerçekleştirilen “En iyi performans gösteren CEO’lar” gecesinde Türkiye’nin 2015 yılında en iyi performansı gösteren ilk 3 CEO’su ile 9 ayrı sektörde faaliyet gösteren en başarılı 9 CEO’ya ödülleri törenle verildi.

Organizasyonu son derece özenli kurgulanmış etkinliğin CEO değerlendirme metodolojisi, dünyanın en iyi iş yönetim programlarından INSEAD (Avrupa İşletme Yönetimi Enstitüsü) tarafından hazırlanmış. Bu değerlendirmede hangi kriterlerin kullanıldığını HBR’nin Şubat sayısında okuyabileceğiz ancak bunu fırsat bilerek 21. yüzyılda bir işletmenin tepe yöneticisinin hangi kriterlere göre değerlendirilmesi hususunu da tartışmaya açmak isterim. Teoride her işletmenin bilimsel ve nesnel kriterlerle yapması gereken söz konusu değerlendirmelerin, (kurumsal hiyerarşinin feodal gücünden olsa gerek) tam tersine öznel ve keyfi biçimde yapılmakta olduğu herkes tarafından bilinen ancak sır gibi saklanan bir gerçek. Oysa bir işletmenin kısa vadede önünü görmesini sağlayacak ve uzun vadede de onu ayakta tutabilecek ipuçları bu değerlendirmelerin içindedir. Daha da önemlisi, CEO’nun Yönetim Kurulu’nun ya da işletme sahibinin önüne getirdiği fena halde öznel ve makyajı bol performans değerlendirmeleri için de bir sağlama olarak kullanılabilir.

Bu bağlamda, “İçinde bulunduğumuz çağda bir tepe yöneticisinin performansının nasıl değerlendirilmesi gerektiği” sorusuna kendi mesleki penceremden şu birkaç kriterle katkıda bulunmak isterim. Etkinliğin sponsoru Koç Sistem CEOsu Mehmet Nalbantoğlu’nun törende yaptığı konuşmada da belirttiği gibi; “Sürekli bir dönüşüm ve rekabet mücadelesiyle karşı karşıya kalan CEO’ların performansını etkileyen parametreler de çeşitlenmekte. CEO; oyun kurallarının sürekli değiştiği böyle bir ortamda performans göstermek zorunda” Peki bu dönemde oyunun kurallarını değiştiren ve CEO’ların performansını en radikal biçimde etkileyen parametre ne? Sorunun yanıtı ise tek kelime ile verilebilir; Oyunun sadece kurallarını değiştirmekle kalmayıp dayandığı temeli bile yerle bir edebilen ve bambaşka bir oyun haline getiren yıkıcılıkta bir yenilenme sürecinin anahtar kavramı olan dijitalleşme…   

Dolayısıyla; içinde bulunduğumuz dönemde işletmelerini sağlıklı biçimde büyüten ve yöneten CEO’larının performansları,

1) İş süreçlerini ne oranda dijitalleştirebildikleri,

2) Bunu iş sonuçlarına ne oranda yansıtabildikleri,

başlıklarıyla değerlendirilmeli ve kriterleri ise bu iki hususa göre belirlenmelidir. Kriterler içinde bol bol dijital, büyük veri, e-ticaret gibi moda sözcükler geçirilebilir ama bence bir tepe yöneticisinin etkin bir dijitalleşme performansı, dijital dönüşümün temellerini oluşturan içerik, veri ve kavramları üzerinden oluşturulacak kriterlerle ölçülebilir. Bu nedenle değerli CEO’larımızın bu üçlüye ilişkin şimdiden kafa yormaya başlamaları, ödülden ziyade kendi mevcudiyetlerinin yegane temeli için elzemdir.

Rekabet ve verimliliğin belirleyici kriterleri olmaya başlayan söz konusu üçlü, CEO’ları da giderek dijitalleştirecek ve buna ayak uyduramayanların iş dünyasında ayakta kalamayacağını birlikte göreceğiz. İşte tam da bu yüzden, bu organizasyonu gerçekleştirenlere önümüzdeki sene için ayrı bir “Dijitalleşmede en iyi performans gösteren CEO” kategorisi açılmasını öneriyorum; Önümüzdeki yıllarda sosyal medya etiketiniz olan #TheCEO’nun yerini #DijitalCEO’ya bırakması ve dijitalleşmede radikal adımlar atan (ve umarım kadın) CEOların da ödül alması dileğiyle…

 

Hanım koş, Netflix ‘gelmiş’!

House of Cards

Dünyanın en popüler online dizi ve film izleme platformlarından Netflix’in, bugüne kadar sınırlı sayıda ülkeye sunduğu hizmetlerini tüm dünyaya açma kararı, Türkiye dahil pek çok ülkenin TV sektörünü yavaş yavaş ama radikal biçimde etkileyecek.

Geçtiğimiz Perşembe günü Netflix CEO’su Reed Hastings Las Vegas’taki CES Tüketici Elektroniği Fuarı’nda yaptığı açıklamada, online platformlarını bütün dünyadaki İnternet kullanıcılarına açtıklarını duyurdu. Hastings’in açıklamasında kullandığı “Hindistan, Güney Kore, Türkiye ve Polonya gibi büyük pazarlar dahil 130 ülke” ifadesi her zamanki gibi ülkemizin “her olayın merkezine kendimizi koyduğumuz” zihniyetinde büyük bir hezeyan yaratınca iş, “Netflix Türkiye’ye geldi!” gibi hatalı algılamalara yol açan bir yoruma kadar vardı ve hatta bu algı üzerinden Netflix’in Türkiye’ye özel oyun planlarının ‘analizleri’ bile yapıldı.


Oysa Netflix’in asıl oyun planı, ülke pazarlarında yerel dinamiklere odaklı stratejilerle ilerlemekten ziyade kendi küresel stratejisini yerel oyunculara dayatma üzerine kurulu bence. Bu küresel stratejinin ilk adımları ise, 3 yıl önce “House of Cards” dizisinin yapımına karar verilmesi ve dizinin başarılı iş sonuçlarının ardından atıldı.

O dönemde bu köşede yazdığım yazıda bu gidişatı şöyle değerlendirmiştim:

“Anlaşılan o ki, yeni kuşak izleyici artık iplerin kendi elinde olduğunun bilinciyle talep ettiği içerik düzenini dayatıyor ve bu anlamda kendisine inisiyatif tanıyacak yegane ortam da, dijitallik, etkileşim ve zaman-mekan sınırsızlığı gibi benzersiz özellikleriyle Yeni Medya.

Geleneksel yayıncıların Yeni Medya’ya uyum sağlamakta zorlanmaları doğal ancak bu yeni ortam, yapımcılar (yani içerik üreticileri) için muazzam  fırsatlar sunuyor ve onları geleneksel medyanın dayattığı otoriter sistemden de çıkartıp özgürleştiriyor; Kaliteli içerik üretenlere vaad edilen ise, TV kanallarındaki bir ya da en fazla 2-3 defalık yayın zamanı yerine izleyiciye özel formatlanabilen, onunla sürekli etkileşim halinde ve zaman-mekan ve hatta cihazdan bağımsız yepyeni, sürekli ve hatta hiç bitmeyecek bir yayıncı-izleyici ilişkisinin, reklam, pazarlama ve ticari boyutlarıyla da ete kemiğe büründüğü yayıncılıktan öte bir yaşam alanı.

İşte Netflix ve onun gibi Yeni Medya kuruluşlarının böyle düzeni kurup işlerlik kazandırabilmesi için atması gereken ilk ve en önemli adım, yapımcıları bu şekilde konumlayabilecekleri ve birçok kaliteli yapımın üretilebileceği bir içerik eko-sisteminin kurulması.”  

Evet, yaklaşık 3 yıl sonra Netflix ABD’de kurduğu ve başarıyla büyüttüğü bu ekosistemi şimdi de dünya çapında yaygınlaştırmak arzusunda. Oyun planını da, “Türkiye gibi pazarlarının egemen oyuncularına gidip onlara işbirliği teklif etmek değil aksine halihazırda küresel kullanıcılar arasında da son derece popüler olan online dizi ve film platformunun cazibesi sayesinde her ülkedeki içerik sahiplerinin bu platformda yer alma iştahını kullanarak onlara kendi ekosistem kurallarını dayatma” üzerine kurmakta. Bunun için de elinde yeterince koz var. Yerel yapımcılar için işin en büyük cazibesi, ‘yerel pazar için ürettikleri yapımın 5-6 dilde altyazı desteği ve NetFlix’in mevcut yaklaşık 70 milyon ve bugünden itibaren onlara eklenecek o rakamın en az birkaç katı abone’ gibi görünse de buzdağının altında şirketin muazzam detaylı izleyici veritabanı ve bu veritabanında anlamlandırılmış veriye göre biçimlendirilecek yapımlar var. Bir başka deyişle Netflix tarafından platforma alınmaya ‘layık’ bulunan dünyanın dört bir yanındaki dizi, film, belgesel, vd. yapımcıları artık dizilerini öyle kullanıcı eğilimi tartışmalı 3-5 bin kişilik izleyici panellerinden ‘süzülen’ TV reytingleri üzerinden değil birkaç yüz milyon gerçek kullanıcının doğal izleme davranışlarından damıtılmış bir veriden hareketle yola çıkacak ve (son Netflix harikası Narcos dizisinde olduğu gibi) her coğrafyaya özel, başarı garantili ve nokta atışı yapımlara imza atacaklar. Bu müthiş hamlenin bir sonraki adımı ise, bu Netflix damgalı yapımların (yine House of Cards’ta olduğu gibi) geleneksel TV kanallarına satışı. Özetle, genç kullanıcıların etkisinin zamanla daha artacağı ve Google, Samsung, Amazon ve Apple gibi hem içerik hem de akıllı TV/telefon/tablet üreten oyuncuların da benzer modellerle oyuna dahil olacağı önümüzdeki dönemde TV sektöründe oyunun kurallarının yavaş yavaş ama radikal biçimde değişeceği bir döneme giriyoruz. Bu dönemde yerli TV kanalları ile IPTV ve dijital yayıncılık platformlarının işleri çok zorlaşacak. Yerel regülasyonlarla ya da kültürel argümanlarla ayakta kalmaya çalışacaklar ama gelen küresel fırtına karşısında işleri zor. (Facebook’un benzeri yerli tüm sosyal medya platformlarını nasıl sildiği hala belleklerde tazeliğini koruyor.)    

Anlayacağınız durum, birilerinin Türkiye’ye gelmesi değil aksine bizim onların ayağına kadar gitmek zorunda kalmamızdan ibaret!
NOT: Netflix’in başarı öyküsünü merak edenlere Dilara Eldaş’ın Ranini.TV için yazdığı şu yazıyı öneririm.

15’ten 16’ya…

Yeni Medya yakınsama 700

Geride bırakmakta olduğumuz yılda hayatımızda giderek daha fazla yer edinen siber dünyadaki gelişmeler gelecek yılda nasıl şekillenecek? Özellikle firmalar hangi gelişmelere dikkat etmeli?

Son birkaç yıldır günlük yaşamımızda giderek daha fazla yer ve zamanı işgal eden siber dünyanın etkilerinin genişlediği bir yıl oldu 2015.  Özellikle en yoğun dönüştürücü etkiler ise yayıncılık ile ona bağlı olarak reklamcılık ve halkla ilişkiler sektörlerinde hissedildi. İnternet ve mobil yayıncılık gelirlerinin Türkiye’de yayıncılık tarihinde bile ilk kez basılı yayınları geçtiği ve özellikle ABD’de televizyon gelirlerinin dahi yakalamak üzere olduğu yeni bir dönemin kapılarını da açtı 2015. Bu yıl içinde siber dünyanın etkin faydasını ilk defa tanıtım, reklam gibi araçlar üzerinden deneyimleyen ticari kurum ve kuruluşların 2016’da bu dünyanın farklı yönlerini de keşfetmesi, kuvvetle muhtemel. Bu bağlamda gelecek yıldan itibaren özellikle ticari kurumların dijitalleşmeye gündemlerinin ön sıralarında yer vermelerini bekleyebiliriz. Bu, ülkenin ya da dünyanın konjonktürü nasıl gelişirse gelişsin, geri çevrilemez bir gidişat; çünkü refah ve büyüme durumunda rekabette öne çıkma, kriz ve küçülme senaryosunda ise tasarruf ve verimlilik için en etkin araç ve yöntemler İnternet’te ya da mobil ağlarda; yani siber dünyada!

Önümüzdeki yıl hangi sektör olursa olsun iş süreçlerini dijitalleştirebilen şirketlerin yılı olacak. Bu dönüşümü yapan sektörün herhangi bir oyuncusu birden bire öne fırlayacak, eğer sektörün mevcut hiç bir oyuncusundan gelmezse bu hamle, dışarıdan gelecek bir girişimci tarafından yıkıcı yenilik (disruption) olarak gerçekleşecek ve o sektörün kuralları tamamen değişecek. Google’ın artık Türkiye ve dünya reklam pastasından aslan payını alması, sahibinden.com ve gittigidiyor.com’un ilan pazarının ana oyuncuları olması ya da geleneksel tacirlerin “dükkan alışverişi” iş modelinin e-ticaret oyuncuları tarafından “sanal dükkan alışverişine” dönüştürülmesi gibi örneklerin 2016 yılında farklı sektörlere de sıçraması kaçınılmaz.

Peki bu nasıl olacak? Dijital dönüşüm ve yıkıcı yenilik nasıl ve ne ile gerçekleşecek?

Bu sorunun yanıtı üç sözcükte gizli; Veri, İçerik ve

Üretim, pazarlama ve yönetim döngüsünü içerik, veri ve ağ bileşiminden oluşan bir dönüşümle siber dünya ile tümleştirebilen kurum ve kuruluşların öne çıkacağı bir yıl olacak 2016.

Kuşkusuz bu kadar radikal bir dönüşüm tek bir yılda tamamlanamayacak kadar geniş ve derin bir süreç. Ancak yavaş yavaş tüm sektörlerde konuşulmaya başlayan Dijital Ağ, İçerik Pazarlama, Büyük Veri, Nesnelerin İnterneti gibi tek başına gücü sınırlı kavramların birkaçını bir araya getirme becerisini gösterip bunu iş süreçlerine rekabet ve verimlilik olarak yansıtmaya başlayacak firmaların sadece inovasyon olarak değil iş sonucu olarak da hasılayı toplayacağını göreceğiz önümüzdeki yıldan itibaren. Bu dönüşümü destekleyen giyilebilirleşen mobil cihaz ve platform çözümlerinin İnternet’e bağlı akıllı nesnelerle/robotlarla haberleşerek elde edilen devasa verinin bulut tabanlı sunuculara depolandığı ve bu sayede zaman-mekan sınırlarını ortadan kaldıran yapay zeka temelli üretim-pazarlama-yönetim sistemlerine daha fazla yatırım yapılacak 2016’da ve  sanırım ilk kez dijital dönüşümün ekonomiye doğrudan katkısını hem dünyada hem de Türkiye’de rakamsal boyutlarıyla hissedeceğiz. Kuşkusuz bu olumlu gelişmelerin yanında bu iş süreçleri üzerinden türeyecek kişisel mahremiyet ile veri etiği ihlalleri, siber savaş ve Yeni Medya üzerinden dezenformasyon, manipülasyon gibi olguların hayatlarımızı her geçen gün daha da iğdiş edeceği ve bunlara karşı seslerin de artacağı ve bu bağlamda veri-içerik-ağ tümleşik kullanımı sonucu farklılaşacak güvenlik-özgürlük dengesinin de daha fazlasorgulanacağı bir yıl kapımızda.

Görüldüğü gibi bizi olumlu ve olumsuz gelişmelerin bir arada olacağı karma karışık bir 2016 bekliyor ama yine de iyimserliğimi koruyarak herkese mutlu bir yeni yıl dilerim. Kutlu olsun!