Televizyon geleceğini arıyor!
ABD’de izleyicinin Yeni Medya’ya artan ilgisi, gazetelerden sonra televizyon kanallarını da vurmaya başladı.
Geçtiğimiz günlerde New York Times’da arka arkaya yayınlanan iki köşe yazısı, TV dünyasında yaşanmaya başlayan dramatik gelişmeleri gözler önüne serdi. Önce gazetenin medya eleştirmeni Bill Carter, Mart ayında ABD’nin büyük TV kanalllarının geçen seneye göre ciddi düşüşler yaşadığına ilişkin bir değerlendirme yazısı kaleme aldı. Carter’in reyting verilerinden çıkardığı rakamlara göre 18-49 yaş grubunda geçtiğimiz yıla göre NBC %3, CBS %8, Fox %20 ve ABC de %21 oranında izleyicisini kaybetmiş. ‘Örneğin; Modern Family’, ‘Glee’ gibi ‘sevilen’ diziler tüm zamanlarının en düşük reytingli sezonlarını yaşıyor. Ülkenin efsane reality şovu ‘American Idol’ bile, üstelik bu düşüşten en büyük darbeyi alarak her 3 izleyicisinden birini kaptırmış görünüyor. Ayrıca Carter’in, ABD Medya Sektörü araştırma kuruluşu Nomura Securities’in analistlerinden Michael Nathanson’a dayandırdığı istatistiğe göre bu, ABD TV sektörünün peşepeşe izleyici kaybettiği 14. çeyrek.
Bu noktada ister istemez ‘Ülkede dramatik bir nüfus düşüşü yaşanmadığına göre peki nereye gitti bu kadar insan?’ sorusu geliyor akıllara. Bunun yanıtı da yine aynı gazetede ‘Medya Denklemi’ adlı bir köşe yazan David Carr’dan geldi. Carr’ın, Medya satınalma firması Horizon Media’nın rakamlarına göre ABD’de ‘dizi veya programları online izleme’ oranı geçen yıla göre %46 artmış. Carr, bu artışın nedenlerini ise söz konusu içerikleri bilgisayar ya da tabletlerden izleyenlerdeki artışın yanısıra yeni çıkan ve internet bağlantılı hale gelen akıllı TVlere bağlıyor. Bu gelişmeleri doğru algılayan ve geleneksel TV yapımcılarının ellerindeki dizi ve programların yayın haklarını satın alan Netflix, Hulu ve Apple gibi büyük Yeni Medya yayıncıları, piyasada sayıları giderek artan bu akıllı TV cihazlarına ellerindeki içerik portföyünü tüketiciye rasyonel iş modelleriyle sunmakta ve izleyici de TV kanalının istediği saatte değil kendi uygun olduğu zamanda bu dizi ya da programı izlemekte. Ayrıca söz konusu Yeni Medya yayıncılarının, izleyiciden aylık sınırsız izlemeye karşılık cüzi rakamlar talep ettiğini ve yeni dijital reklam teknikleriyle izleyicinin konsantrasyonunu diziden alıkoymadan ona geleneksel medyalardan çok daha cazip ve kesintisiz bir ‘içerik izleme deneyimi’ sunduklarını da unutmayalım.
Tüm bu gelişmelere paralel olarak, TV izleme alışkanlığı yeni dijital kuşağın taleplerine doğru evriliyor. Geleneksel, online ya da offline hangi mecradan izlenirse izlensin, insanlar bu etkinliklerini sosyal medyalarda paylaşmak ve o içerik üzerinden zaman-mekan sınırlaması olmaksızın iletişmek azmindeler. Bunun için kurulan GetGlue, MisoTV gibi küresel ve Tivilog ve TTNet'in de Sosyal TV gibi hizmetleri bile var. Bir diziyi, maçı ya da programı izlemek isteyen yeni kuşak izleyici, artık bu hizmetlerden birine ‘check-in’ yapıyor ve o anda kendisi gibi o programı izleyen diğerleriyle, eğer program canlıysa, anında görüş alışverişinde, etkileşimde bulunuyor ve hatta tanışıyor, eğer canlı değilse öncesinde ya da sonrasında programla ilgili yazılmış görüş, yorum ve soruları okuyor ve ilgisini genişletiyor.
Arama Motorları Sosyalleşirken...
İnternet’te sosyal arama dönemi başlıyor! Gözler Google ve Facebook’un üzerindeyken sürpriz atak Microsoft’tan geldi!
Geçen yıl hemen hemen bu zamanlarda arama motorlarının geleceğine ilişkin yazdığım bir yazıda ¨bu alandaki asıl rekabetin sosyal medya platformları ile arama motorlarının birbirine entegre edildiği zaman başlayacağını¨ ifade etmiştim. Sosyal Arama adıyla tanımlanan ve web’in bir sonraki dönemine ilk adım olarak da kabul edilebilecek bu kavramı gerçekleyebilecek iki rakibin Google ve Facebook olduğunu da not düşmüştüm o zaman.
İnternet’te sosyal arama dönemi başlıyor! Gözler Google ve Facebook’un üzerindeyken sürpriz atak Microsoft’tan geldi!
Gelecek çabuk geldi ve Google yılın ilk aylarında ’Search, Plus the World’ adıyla sunduğu hizmet sayesinde Google+ sosyal medya platformu üzerinden topladığı bilgileri kendi mekanik arama sonuçlarına entegre etmeyi başardı. Belki kullanıcılar Google+’da çok fazla veri bırakmadıkları, belki de bu alanda yapılan ilk entegrasyon olduğu için, birkaç +1in ötesinde bir deneyim elde edemedik buradan. Ancak geçen seneki yazımızda çok az değindiğimiz bir oyuncu, Microsoft, sürpriz bir hamleyle adeta ‘Sosyal Arama rekabetinde ben de varım!’ dedi! Firma, geçen perşembe günü Bing hizmetine eklediği yeni özelliklerin tanıtımıyla 3 yıl önce girdiği arama motoru alanındaki en önemli atağını yapmış oldu. Şirketin Genel Müdür Yardımcısı Derrick Connell tarafından yapılan demo ve açıklamaya göre Bing, kısa bir süre sonra, yapılan aramaların sonuçlarını 3 ayrı sütunda getirecek. En solda klasik arama motorunun sonuçları, ortada Bing’in önerileri, en sağda ise sosyal ağınızda konuyla ilgili kişi ve sonuçlar yer alacak. Örnekleyecek olursak; New York’a seyahatiniz sırasında bir Broadway müzikaline gitmek isterseniz Bing’e ‘New York Broadway Musical’ yazdığınızda en solda bildiğiniz klasik sonuçlar gelecek ancak ortadaki sütunda Bing size kendi partner listesinden bir müzikal eleştirmenin ya da bilet ofisinin sitelerini getirecek. En sağdaki sütunda ise, sosyal ağlardaki arkadaşlarınızdan daha önce Broadway’de müzikale gittiklerini işaretleyenlerin ya da albümlerine müzikal fotografı koyanların listesi gelecek ve böylece siz onların bilgilerinden yararlanacaksınız hatta onlardan bir mesajla izlenim ve önerilerini alabileceksiniz.
Hizmetin Google’dan en büyük farkı ise, Google, sosyal medya entegrasyonunu sadece kendi Google+ hizmeti ile gerçekleştiriyorken, Bing şimdilik Facebook ve Twitter’daki kişisel ağınızdaki ilişkin bilgileri getirmekte. Ancak Microsoft yetkilileri çok yakında Quora, LinkedIn, FourSquare ve Google+’dan da sonuçları getireceklerini belirtiyorlar. Tasarım olarak son derece kullanıcı dostu ve işlevsel bir düzenlemeye sahip hizmetin performansını henüz açılmadığı için bilemiyoruz. Test edenler içinde searchengineland.com gibi henüz yeterli bulmayanlar da var, theverge.com gibi eksiklerine rağmen beğenenler de... Açık olan şu ki, Bing vaad ettiklerinin bir kaçını bile hayata geçirirse, arama motoru pazarında güçlenecek.
Bing’in bu hamlesine ilişkin en merak edilen husus ise, dünyanın en büyük sosyal medya verilerine sahip olan Facebook’un böyle bir işbirliğini nasıl kabul ettiği. Her ne kadar Microsoft hissedarları arasında yer alsa da, geçtiğimiz sene arama teknolojileri konusunda önemli bir kaç patent alan Facebook’un gelecek projeksiyonunun bu denli hayati bir parçasını tamamen Bing ile çözümlemesi çok mantıklı görünmüyor. Akla gelen en yakın olasılık, Facebook’un önümüzdeki günlerde yapılacak halka arzı öncesinde kamuoyunda oluşan olumsuz havayı Microsoft gibi bir devle yaptığı işbirliğini de öne sürerek dağıtması ve yatırımcılara olumlu bir mesaj vermesi olabilir. Ancak orta vadede bu ikilinin yollarının ayrılması durumunda bile artık Sosyal Arama konusunda Google ve Facebook’un yanında bir de Bing’i dikkate almak gerekecek. Rekabetin gidişatını ise, bu alandaki oyuncuların toplayacakları kullanıcı verilerinin genişliği ve derinliği belirleyecek. Sahi, bu üçünden daha geniş ve derin kullanıcı verilerinin üzerine oturup hala kış uykusunda olan birileri daha vardı ama ben de onları unuttum, galiba onlar da kendilerini...
'5 yıl sonra Google ve Facebook yok!'
İnternet’in geleceği, açık ve ücretsiz web siteleri ile kapalı ve ücretli mobil uygulamaların arasındaki mücadelenin sonucuna mı bağlı?
Yukarıda okuduğunuz başlığın ana fikri, bana değil Forbes dergisinin internet blogunda yazan Eric Jackson'a ait. Jackson, geçen hafta kaleme aldığı 'İşte Google ve Facebook’un önümüzdeki 5 yıl içinde tamamen yok olacak olmasının nedenleri' başlıklı yazısında özetle, İnternetin gelişim dönemlerini web1.0 ve web2.0 olmak üzere tarihsel bir kronolojiyle sıralıyor ve bir sonraki dönemin ise artık web üzerinde değil mobil cihazlar üzerinde şekilleneceği öngörüyor. Yazının sonlarında da, dünyada artık mobilleşme trendine ayak uyduramayanların tutunamayacağını ve Google ve Facebook’un mobil konusundaki ‘başarısızlıklarını örnekleriyle ortaya koyarak’ bu firmaların mobilleşen İnternet döneminde en fazla 5 sene içinde silineceğini iddia ediyor. Okumayı bitirdiğimde zihnimde ‘Şair burada bildiğin saçmalamış!’ yargısını belirdi. Bu yargımı pekiştirmek için yazarın özgeçmişine baktığımda Stanford ve Columbia Üniversitelerinden alınan parlak diplomalar ve çeşitli İnternet girişimlerine patron ve yönetici olarak geçirilmiş görkemli bir kariyerle karşılaştım. Böylesi bir kariyerin sahibi için, web döneminin bu kadar kolay sonlanacak ve mobilleşmeye geçiş bu kadar pürüzsüz mü ilerleyecek ve hatta şu anda milyarlarca insanın hemen her gün gündemine giren Google ve Facebook bu denli kısa sürede nasıl bitecekti? Hele hele web’in öncesindeki dönemden gelen Microsoft, IBM gibi firmalar hala ayakta ve dönüşüm sürecine ayak uydurma çabasındayken. Açıkçası yazarının geçmişiyle çelişen bu yazının neden kaleme alındığını hala merak ediyorum ancak yazıyı okumamı öneren sevgili Özgür Uçkan’ın geçen hafta Kadir Has Üniversitesi’ndeki Yeni Medya Konferansı'nda yaptığı ‘Yeni Medya; Yeni Yurttaş, Yeni Siyaset’ başlıklı sunumu ile yıllardan beri izlediğim mobil ve internet sektörleri arasındaki rekabete dayalı yaklaşımlarını da göz önüne alarak şöyle bir değerlendirme canlandı kafamda: Kişisel gözlem ve deneyimlerime göre, İnternet (siz web de diyebilirsiniz) ilk çıktığı 90lı yıllardan itibaren ağırlıkla açık, özgür, anonim, sınırsız ve bedava gibi sözcüklerle algılanan bir ortam. Mobil ise daha kişisel, kapalı, sınırlı ve pahalı algılarıyla yerleşti kafalara. Özgür Uçkan, geçen haftaki sunumunda son dönemde İnternet’in geleceği ile ilgili 2 farklı yaklaşımın oluştuğunu bunun ilkinin bu ağa daha dağıtık ve bağımsız bir yapıyı getirecek ve kullanıcılara daha fazla özgürlük vaad eden sosyal temelli decentralizasyon, ikincisi ise İnternetin fazlasıyla açık yapısını bulut bilişim sistemleri ve izleme sistemleriyle daha merkezi hale getirmeyi amaçlayan ticari temelli supercentralizasyon. Tüm bunları Eric Jackson’un yazısının argümanlarıyla birleştirince karşımıza çıkan resim, bir tarafta Google, Facebook gibi firmaların hizmetleri ile şekillenen açık ve ücretsiz web sitesi tabanlı sosyal ağırlıklı bir yapı, diğer tarafta ise Apple gibi cihaz üreticileri, Telekom operatörleri ve uygulama geliştiriclerin oluşturduğu akıllı mobil cihazların üzerinde şekillenmekte olan ve butonlarla sembolize edilen kapalı, ücretli ve ticari ağırlık bir uygulamalar (apps) dünyası. Anlaşılan Jackson da tezini ikinci tarafın ağırlık kazanacağı ve birinciyi yok edeceği argümanına dayandırmış.Tabii gelecekte ne olacağı bilinmez ve Eric Jackson belki de haklı çıkar. Ama inşallah haklı çıkmaz. Çünkü öyle bir senaryoda İnternet’in sanal bir alışveriş merkezinden farkı kalmaz. İnsanların ağırlıkla ceplerindeki paraya göre kabul göreceği, parası olmayanların nimetlerinden yararlanamayacağı ve ‘ezik’ olarak değerlendirileceği bir İnternet, insanlık tarihinin en hakkaniyetsiz yaşam alanı olur. Ancak son tahlilde sanal dünyanın geleceği de, internet toplululuğunun kullanıcı ya da tüketici kimliğinden hangisini tercih edeceğine göre şekil alır.
ABD'de bedava okumak ister misiniz?
Akademik dünya da İnternet’in cazibesine karşı koyamadı. Eğitimde dijital dönüşüm başladı ancak gelir modeli hala belirsiz!
Ünlü teknoloji blogu Mashable’da geçen hafta yayınlanan bir analiz, ABD’deki kimi üniversitelerin kendi insiyatifleriyle ‘sessiz sedasız’ yürüttükleri eğitimde yenilik hamlelerinin genel bir dökümünü ortaya koydu. Blogun eğitim trendlerini yakından izleyen sektörel uzmanı Sarah Kessler tarafından kaleme alınan ve yayınladığı gün ile takip eden günlerde sitenin en çok okunan sayfalarından biri haline gelen yazı, aralarında Berkeley, Yale ve Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nün (MIT) de bulunduğu çok sayıda üniversitenin İnternet eğitim hizmetlerinin geldiği aşamayı değerlendiriyor. Yazıda ayrıca, önceleri sadece pasif seyirden ibaret olan video tabanlı bu eğitimlere giderek tartışma, ödev ve ölçme-değerlendirme gibi etkileşimli unsurların da eklemlenmesi sayesinde öğretim-öğrenim sürecinin neredeyse sınıf içi eğitim noktasına yaklaştığı vurgulanmış. 2009 yılında ABD Eğitim Bakanlığı'nın yaptırdığı 50 ayrı araştırmanın sonuçları da bu argümanı destekler nitelikte ve aynı dersi İnternet üzerinden öğrenen öğrencilerin sınıfta yüz yüze eğitim alan öğrencilerden daha başarılı olduğunu ortaya koymuş. Bunun da ötesinde, İnternetin zaman-mekan sınırı tanımayan özelliği, eğitimcilere ilginç sürprizler vaad ediyor. Örneğin; Stanford Üniversitesi’nin Bilgisayar Mühendisliği Bölümü’nde geçen yıl İnternet üzerinden verilmeye başlanan herkese açık bir Yapay Zeka dersi 175 ülkeden 58.000 öğrencinin katılımıyla bu alanda bir rekora imza attı. Ekranda beliren ani quizler, kişiselleştirilmiş sınavlar, ofis saatleri için Google’ın online moderasyon hizmeti ve otomatik not sistemi gibi etkileşimli özelliklerle değerlendirildi ve başarılı olanlara şimdilik sadece bir ders başarı sertifikası verildi. Ancak katılımcı sayısının üniversitenin toplam mevcudunun dört katı olması, kuşkusuz eğitimcilerin bu alandaki iştahını da kabartıyor. ABD’nin en popüler eğitim bloglarından fortystones.com’un değerlendirmesine göre bu konuda en ileri eğitimleri sunan okullar MIT, Tufts, Utah State, Yale, Carnegie Mellon, Stanford, Michigan ve California-Irvine Üniversiteleri. Özellikle MIT’nin OpenCourseWare Programı (etkileşimle ilgili sorunlarına karşın) 2000in üzerindeki ders içeriği ve iPhone/iPad cihazlarına özel iTunesU özellikleriyle öne çıkmakta. Tabii buradaki en önemli husus, bu eğitimlerin hemen hepsinin ‘şimdilik’ bedava veriliyor olması. Her birinin yıllık eğitim ücreti yaklaşık 50.000 dolar olan bu üniversitelerin en çok düşündüren şey de bu! Ve belki de bu yüzden örgün eğitim ve diploma süreçlerini, İnternet tabanlı bu yeni sisteme entegre etmekte işi ağırdan alıyorlar. Ancak bu beceriyi kazanan üniversite sayısının giderek artması, İnternet tabanlı eğitimin her an bir rekabet unsuru olarak masaya konmasını sağlayabilir ve bu durumda daha kimse eğitim ücretinden söz edemeden amansız bir mücadele başlayabilir.Aslında eğitimciler diğer sektörlere baksalar bu bedava konusuna o kadar da soğuk yaklaşmayabilirler. İnternette bu deneyimi yaşayan müzik, sinema vb. sektörler şu anda yavaş yavaş rasyonel iş modellerini geliştiriyorlar ve kendilerini toparlama sürecine girdiler bile. Eğitimcilerin de özellikle şu Stanford örneğine bakarak ‘sürümden kazanma’ konusuna eğilmeleri önemli. Özetle, yakın gelecekte medyada ‘ABD’de bedava okumak ister misiniz?’ şeklinde bir reklam görürseniz şaşırmayın. Bedavanın gücünden eğitim sektörü de yararlanmaya başlamış demektir! 26 Nisan 2012 Perşembe günü Kadir Has Üniversitesi’ndeki Yeni Medya Konferansı’nda bu konuyu daha detaylı olarak ‘Yeni Medya; Yeni Eğitim, Yeni Üniversite’ başlıklı bir sunumla anlatacağım. İlgilenenlere buradan duyurmuş ve davet etmiş olayım:)
Teknoloji ve Bağımlılık
İnsanları ekran başından kaldırmanın yolu, onlara yüz yüze sosyalleşme alanları sağlayacak kamu ve yerel yönetim anlayışında
¨Teknolojinin ete kemiğe büründürdüğü sanal dünya ve buraya kaymakta olan bireyler arası sosyalleşme, insanlığı nereye götürüyor?¨, ¨Sabahtan akşama kadar tüm zamanını ekran başında geçiren gençleri, bu ‘bağımlılıklarından nasıl kurtaracağız’?¨ Özellikle orta yaş üstü kuşağın genç kuşağa yönelik bir kaygısı olarak akıllarda giderek daha fazla yer eden bu sorular, dünyada ve ülkemizde gündem işgal etmeye başladı bile.
7-8 Nisan tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen 1. Uluslararası Teknoloji Bağımlılığı Kongresi’nin de yola çıkış soruları buna benzer şeyler olsa gerek. Henüz kriterleri belirlenmemiş olması nedeniyle Teknoloji Bağımlılığı gibi bir kavrama karşı olsam da, gerek konuşmacı olarak bu hassasiyetimi dile getirmek, gerekse bu alanda araştırmalara yapan akademisyenlerin çalışmalarını dinlemek amacıyla Kongre’nin her iki gününe de katıldım. Sanal dünyanın çok da fazla eğilemediğim farklı yüzünü ve sorunlarını görmemi sağlayan nitelikli içeriği ve konuşmacılarıyla açıkçası beklediğimden fazlasını bulduğum bir kongre oldu. Hemen her sunum ve panelin çok yoğun bir kalabalık tarafından takip edilmesi de dikkat çekiciydi. Psikiyatr Prof. Dr. Kemal Sayar ve Gazeteci-Televizyoncu M. Serdar Kuzuloğlu ile birlikte konuşmacı olduğumuz ‘Teknoloji Bağımlılığı ve Sosyal Ağlar’ başlıklı panelde, sosyal ağlar üzerinde giderek yoğunlaşmaya başlayan iletişimin etkilerini tartıştık.
Panelin yöneticisi M. Serdar Kuzuloğlu ise, Kemal Sayar ve bana sorduğu sorular çerçevesinde ‘bu sorunların teknolojiden mi yoksa insanların doğasından mı kaynaklandığı ve çözümü nerede aramamız gerektiği’ hususlarına dikkati çekmeye çalıştı. Ayrıca, teknolojinin sadece bağımlılık yönüyle düşünülünce eksik algılandığını ve konunun fırsat ve olumlu yönelerinin de gözden kaçırılmamasının altını çizdi. Bendeniz ise, konuşmamda bizi sosyal ağlar üzerinden sosyalleşmeye iten nedenlerin ne olduğuna olduğuna odaklandım. Bunun için de Kongre’nin açılışını yapan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın açılış konuşmasında değindiği önemli bir kaç noktayı dile getirdim. Sayın Başbakan, doğup büyüdüğü dönemde sokaklarda kurulan arkadaşlıkları ve dayanışma ruhunu anlatarak başladığı sözlerine Kasımpaşa semtine bir gece önce yaptığı ziyarette sokaklara park eden araçlardan duyduğu rahatsızlığı ifade etti ve kişisel bir öz eleştiri de yaptığı önemli bir saptamada bulundu: ¨Belediyelerimiz, başta şahsım olmak üzere hiçbir imar, proje onaylanırken, ne yazık ki evlerin altına garajlar konmadığı için veya mahallelerde garajlar olmadığı için sokaklar işgal altında. (..) Evlerin altına garaj mecburiyeti olduğu halde, bunun parası alındığı halde, o zaman biz o mahallede sokaklarda niye garajları yapmıyoruz? Demek ki şimdi merkezi yönetimler olarak bize burada bir yasa düzenlemesi getirmek kalıyor. Bunun da adımını atmak durumundayız.¨ Evet, bugün dünyada ve ülkemizde sosyal ağlar birincil iletişim alanı haline geliyorsa bunun önemli nedenlerinden biri de hızlı ve çarpık kentleşme sonucunda giderek azalan kamusal alan ve artan güvenlik kaygısıdır. Bu sorunların çözümü için de, gençlere yönelik yeni fiziksel sosyalleşme alanları yaratılması gereklidir. Zaten Kongre’nin açılış sunumunu yapan Oxford Üniversitesi’nden Prof. Dr. Susan Greenfield’in konuşmasını bitirirken yaptığı öneri de aynen buydu.
Quo Vadis Adman?*
Yeni Medya anlayışına hızla evrilmesi gereken reklamcılık sektörünün önündeki en büyük engel ‘eski güzel günler’!
Kişisel olarak internetten o da kısmen izleyebildiğim sunum ve panellerde, en çok dikkatimi çeken geleneksel medyanın Yeni Medya’ya ilişkin değişmekte olan yaklaşımları idi. Özellikle sektörün yayıncılık kanadında eskiden beri var olan ben-merkezci tepeden bakış, büyük kalabalıkların süratle Yeni Medya alanına kayması nedeniyle yerini ‘bizim bu yeni dünyayı öğrenmemiz ve hükümranlığımızı orada sürdürmemiz lazım!’ telaşına bırakmış durumda.
Bu nobran reklamcı yaklaşımı Yeni Medya konusunda da sürdürüldü ve yine ilginç sözlerle çalkalandı salon. ‘Dijital Ajansların bittiği’ ilan edildi ve hatta daha da ileri gidilerek ‘Şu anda kadar sadece internetten doğmuş ve varlığını burada sürdüren bir marka olmadığı’ da iddia edildi. Geçtim Google ve Facebook’u, Mynet, yemek Sepeti, Markafoni, GittiGidiyor ya da Sahibinden ve hatta Ekşi Sözlük’ten de mi haberleri yok?
Özetle reklamcılık sektörü,Yeni Medya’nın gelenekselden farklı ruhunu ve buna bağlı olarak değişen tüketici alışkanlıklarını, olaya Olympos’tan bakan bu ‘duayen’ takımının mesajlarına bakarak göremez.
* Ey reklamcı, gidişat nereye?
Sahiplik mi? Erişim Hakkı mı?
CD, DVD gibi formatlarla fiziksel olarak sahipliğine zorlandığımız içerik, sanal ortamda dileğimiz anda erişebileceğimiz farklı bir biçime evriliyor.
Etkinliğin açılış konuşmacısı olan İngiliz dergiciliğinin 170 yıllık şahikası The Economist’in CEOsu Andrew Rashbass, 8 yıl önce Yeni Medya’ya ‘basılı derginin içeriğini internete koymaktan’ ibaret bir yaklaşımları olduğunu, ancak geçen zaman içinde Yeni Medya’daki kitlenin ‘pasif dergi okuyucusundan farklı ve sunulan içeriği ilerleten, geliştiren karakterini’ anladıklarını ve bu mecraya salt içerik sunmanın ötesinde blog, yorum ve tartışma panelleri ile online TV/Radyo yayınları gibi etkileşim sağlayıcı hizmetlere yönelerek farklılaştıklarını anlatmış. Rashbass, halihazırdaki odaklarının ise tablet yayıncılığı olduğunu belirterek buradaki yayıncılığı geleneksel ve yeni okuyucu kitleyi birleştirecek bir 2.0 versiyonu üzerinde çalıştıklarını ve burada yepyeni iş modelleri kullanacaklarının ipuçlarını vermiş.
Bu konuşma ile birlikte etkinliğin bence en önemli konuşmasını, ABD müzik endüstrisi devlerinin ortaklığıyla kurulan Vevo adlı online müzik sitesinin CEOsu Rio Caraeff yapmış. Konuşmasına ‘İnanıyorum ki içerik, bilgi ve eğlenceye erişim hakkı, eninde sonunda içerik sahipliği kavramını geride bırakacak.’ sözleriyle başlayan Caraeff, önümüzdeki dönemde içeriğin fiziksel ortamda satılan ve sahiplik esaslı bir meta olmaktan çıkarak ağ üzerinde erişilebilir ve paylaşılabilir sanal bir biçime doğru evrileceğini öngördüklerini belirtmiş ve buna örnek olarak da ‘kişisel internet radyosu’ formatındaki Spotify müzik hizmetini vermiş. Bu iki konuşmayı bir potada eritip yorumlarsak, geleneksel endüstrilerin önemli içerik tekelleri, içerik denen kavramın ağ üzerine taşınmasının etkilerini titizlikle analiz etmekte ve buradan çıkardıkları sonuçlarla yeni iş modellerine doğru yol almaya hazırlanıyorlar. Somutlaştırırsak, haber, müzik, film, kitap ve video gibi geçmişte (ve kısmen günümüzde) kağıt, kaset, CD, DVD gibi formatlar üzerinden satın almaya ve sahipliğine zorlandığımız fiziksel formatlar, giderek ağ üzerinden erişilebilir sanal biçimlere hatta sanal metalara dönüşmekte ve daha da dönüşecek. Ve artık evimiz ya da bilgisayarımız yerine ağ üzerinde tutulmaya başlanan bu içeriğe dilediğimiz zaman ve beğenilerimiz doğrultusunda erişmek mümkün olacak.
Girişimcilik > Girişmek
Girişimcilik kavramının içini doldurmak için, sözcüğün kökeni olan girişmek eyleminden fazlası gerek!
Birkaç sene önce kadim dostum Serdar Kuzuloğlu ile birlikte Turkcell Akademi için ‘Yaratıcı Girişimcilik’ başlıklı bir eğitim hazırlamıştık. Turkcell ile proje geliştirmek isteyen gençlere girişimciliğin ne olduğunu ve aşamalarını anlatmayı hedefleyen eğitim için birkaç ay boyunca kitaplar okumuş, bir sürü insanla röportaj yapmış, kısa filmler çekmiş, senaryolar yazmış ve sonunda tüm bunları toparlayarak oyunsal kurguda, eğlenceli ama bilgilendirici bir online eğitim çıkartmayı başarmıştık. Bugüne kadar en keyifle yaptığım işler arasında yer alan bu ‘Yaratıcı Girişimcilik’ eğitimi, girişimcilik kavramının düşündüğümden çok farklı yönlerini de tanımamı sağladı. Özellikle bizlerle kendi girişimcilik deneyimlerini paylaşan insanların ortak paydalarını yakalayıp bunları bir potada eritince doğru yapılanlarla birlikte yanlış ya da eksik yapılanları da farkediyor insan. Bu bağlamda, başarılı girişimcilerin neyi, nasıl yaptığınının yanısıra başarısız olduklarını da anlamaya ihtiyaç var.
Eğitim hazırlık süreci ve kendi gözlemlerimi birleştirdiğimde, özellikle ülkemizdeki girişimcilerin girişimcilik sürecinde yaptıkları en büyük hata, girişimcilik kavramını ‘türkçe karşılığına uygun’ bir biçimde algılamaları. Biraz daha açarsak, kavram girişimcilik ama eylem sadece girişmekten ibaret! Kendi iş kariyerimdeki bir deneyimimi paylaşayım; Ericsson’da çalışırken kurduğumuz mobil uygulama geliştirme merkezi Crea-World'e gelip bize fikirlerini anlatan ve sonrasında ‘Tamam, güzel fikir, peki bundan sonra ne yapmayı düşünüyorsunuz?’ dediğimizde ‘Ben fikri verdim. Şimdi bunu patentleyelim ve siz de bunu mobil operatörlerle birlikte geliştirip pazara sürün ve geliri de paylaşalım!’ kıvamında yanıtlar veren hatırı sayılır miktarda ‘girişimci’ arkadaş vardı. Bunun ötesine geçenlerin çoğu da, mutlaka ‘devletten birşeyler’ bekliyordu. Oysa girişimcilik, ‘insanın kafasındaki fikrin sonunu görmesi ve bunun peşinden tutku, kararlılık ve azimle gitmesi’ temeline dayalı bir kavram. Bu bileşimi olmayanların çoğu da girişimciliği girişmek olarak algılayıp o aşamada da takılıp kalıyorlar. Kuşkusuz yapmak istediğim girişimcilik sözcüğünü ortadan kaldırıp yerine yeni bir şey ikame etmek değil ancak sözcüğün sorunlu algısının da ısrarla altının çizilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Büyük kurumların giderek küçüldüğü ve profesyonel iş olanaklarının da buna paralel biçimde azaldığı bu yeni çağda, girişimciliğin doğru anlaşılması bir zorunluluk. Sürekli oradan oraya savrulan girişimciler ve yarım kalmış sayısız projeler, ülkemizin kısıtlı kaynakları açısından da büyük israf anlamına geliyor. Özellikle günümüzde adeta bir altın madeni işlevi gören dijital dünyaya yönelik girişimciliğin, gençlere doğru biçimde öğretilmesi büyük önem taşıyor. Girişimcilik konusunda akademik eğitim veren Özyeğin Üniversitesi, gerek kurucusu gerekse rektör ve kadrosunun nitelikleri itibarıyla son derece isabetli ve öncü bir oluşum olarak görünüyor. Ancak daha fazla kurum ve kişinin bu konuya el atması gerekiyor. Ülkenin refah içinde kalkınması ve genç nüfusun istihdam sorunun çözümlenebilmesi için de bu seferberliğe ihtiyaç var.
NOT: Dijital dünyadaki girişimciliğe ilişkin kaynak arayanlara, kendi deneyimlerinden yola çıkarak basit ve anlaşılır bir kitap yazan Serkan Ünsal’ın ‘Dijital Girişimcilik Rehberi’ adlı e-kitabını öneririm. İnternetten ücretsiz indirmek isteyenler için: http://dijitalgirisimcilikrehberi.com
Britannica'dan Wikipedia'ya...
244 yılın ardından kağıt baskısına son veren Britannica bir dönemi kapattı. Artık bilginin yeni adresi siber topraklar!
Geçtiğimiz hafta ‘Britannica’nın basılı yayınına son verdiği’ haberini okuyan orta ve üst yaş kuşaktan pek çok kişi, o devasa ansiklopedi ciltlerinden birinin kapağını açmalarıyla başlayan ve bilginin peşinde konudan konuya atlayarak zamanın nasıl geçtiğini anlamadıkları o uzun düşsel yolculukları hüzünle anımsamıştır.
Bilgi-iletişim-medya insiyatiflerinin kurumlardan bireylere kaydığı bir çağdan söz ediyoruz; bilgi referanslarının da birey insiyatifiyle toplumsallaştırıldığı, doğrunun bireylerin katılımıyla rafineleştirildiği ve en önemlisi gerçeğin bulunması için sağlanan uzman katkısının kurumsal profesyonellikten ziyade bireysel gönüllülüğe dayandığı yepyeni bir dönem bu. Ve bu dönemde, otoriter ya da ticari kaygılarla yola çıkan profesyonel Britannica’lardan ziyade gönüllülük esasında bir gerçek takipçiliğinin temel alındığı Wikipedia’ların öne çıkacağı bir kaçınılmaz bir gerçek!
Yarım elma Gönül alma!
Yeni iPad’i görücüye çıkartan Apple'da şapkadan tavşan çıkaran ‘sihirbaz’ artık yok. Tüketicinin ilgisi hala sürüyor ama...
Bu noktada Apple’ın Steve Jobs sonrası gidişatına bir bakmakta fayda var. 2012 itibarıyla 500 milyar dolar piyasa değeriyle dünyanın zirvesine kurulmuş şirketin bugünlere gelmesinin en önemli nedeni, son 5 yıl içinde sattığı 315 milyon mobil cihaz olsa gerek. Kullanıcıları PClerin geleneksel ekran-klavye ergonomisinin ötesine taşıyarak parmak hareketleriyle kontrol edilebilen yepyeni bir internet deneyimi yaşatan şirket, bu cihazlar üzerine yüklenebilen uygulamalar sayesinde de oyun, müzik, televizyon, kitap, gazete, vb. her formatta içeriğin etkin biçimde tüketilebilmesinin önünü açtı. Geçen hafta itibarıyla bu 315 milyon cihaza yüklenen toplam 25 milyar uygulama, bu etkinliğin bir kanıtı zaten. Ancak artık tüm bunlara süratle alışmış ve sürekli daha fazlasını bekleyen bir kitle var şirketin karşısında. Üstelik bugüne kadar Steve Jobs tarafından sunulan her yeniliği onun karizmasıyla özdeşleştiren ve her birini adeta bir devrim olarak benimsemiş bir kitle bu.
Kişisel olarak elimdeki ilk nesil iPad’i atıp bu Yeni iPad’i almayı düşünmüyorum ve buna harcayacağım para cebimde kalacağı için çok memnunum. Ancak eğer bir sonraki lansmanda da beni tatmin etmeyen bir cihaz gelirse, cihazımda yüklü uygulamalar ve burada oluşan kişiselleştirilmiş içeriğime rağmen, farklı bir alternatif arayışına girebilirim.




