Televizyon geleceğini arıyor!

Tv_gelecegini_aryor

ABD’de izleyicinin Yeni Medya’ya artan ilgisi, gazetelerden sonra televizyon kanallarını da vurmaya başladı.

 
Geçtiğimiz günlerde New York Times’da arka arkaya yayınlanan iki köşe yazısı, TV dünyasında yaşanmaya başlayan dramatik gelişmeleri gözler önüne serdi. Önce gazetenin medya eleştirmeni Bill Carter, Mart ayında ABD’nin büyük TV kanalllarının geçen seneye göre ciddi düşüşler yaşadığına ilişkin bir değerlendirme yazısı kaleme aldı. Carter’in reyting verilerinden çıkardığı rakamlara göre 18-49 yaş grubunda geçtiğimiz yıla göre NBC %3, CBS %8, Fox %20 ve ABC de %21 oranında izleyicisini kaybetmiş. ‘Örneğin; Modern Family’, ‘Glee’ gibi ‘sevilen’ diziler tüm zamanlarının en düşük reytingli sezonlarını yaşıyor. Ülkenin efsane reality şovu ‘American Idol’ bile, üstelik bu düşüşten en büyük darbeyi alarak her 3 izleyicisinden birini kaptırmış görünüyor. Ayrıca Carter’in, ABD Medya Sektörü araştırma kuruluşu Nomura Securities’in analistlerinden Michael Nathanson’a dayandırdığı istatistiğe göre bu, ABD TV sektörünün peşepeşe izleyici kaybettiği 14. çeyrek.  
 
Bu noktada ister istemez ‘Ülkede dramatik bir nüfus düşüşü yaşanmadığına göre peki nereye gitti bu kadar insan?’ sorusu geliyor akıllara. Bunun yanıtı da yine aynı gazetede ‘Medya Denklemi’ adlı bir köşe yazan David Carr’dan geldi. Carr’ın, Medya satınalma firması Horizon Media’nın rakamlarına göre ABD’de  ‘dizi veya programları online izleme’ oranı geçen yıla göre %46 artmış. Carr, bu artışın nedenlerini ise söz konusu içerikleri bilgisayar ya da tabletlerden izleyenlerdeki artışın yanısıra yeni çıkan ve internet bağlantılı hale gelen akıllı TVlere bağlıyor. Bu gelişmeleri doğru algılayan ve geleneksel TV yapımcılarının ellerindeki dizi ve programların yayın haklarını satın alan Netflix, Hulu ve Apple gibi büyük Yeni Medya yayıncıları, piyasada sayıları giderek artan bu akıllı TV cihazlarına ellerindeki içerik portföyünü tüketiciye rasyonel iş modelleriyle sunmakta ve izleyici de TV kanalının istediği saatte değil kendi uygun olduğu zamanda bu dizi ya da programı izlemekte. Ayrıca söz konusu Yeni Medya yayıncılarının, izleyiciden aylık sınırsız izlemeye karşılık cüzi rakamlar talep ettiğini ve yeni dijital reklam teknikleriyle izleyicinin konsantrasyonunu diziden alıkoymadan ona geleneksel medyalardan çok daha cazip  ve kesintisiz bir  ‘içerik izleme deneyimi’ sunduklarını da unutmayalım.
 
Tüm bu gelişmelere paralel olarak, TV izleme alışkanlığı yeni dijital kuşağın taleplerine doğru evriliyor. Geleneksel, online ya da offline hangi mecradan izlenirse izlensin, insanlar bu etkinliklerini sosyal medyalarda paylaşmak ve o içerik üzerinden zaman-mekan sınırlaması olmaksızın iletişmek azmindeler. Bunun için kurulan GetGlue, MisoTV gibi küresel ve Tivilog ve TTNet'in de Sosyal TV gibi hizmetleri bile var. Bir diziyi, maçı ya da programı izlemek isteyen yeni kuşak izleyici, artık bu hizmetlerden birine ‘check-in’ yapıyor ve o anda kendisi gibi o programı izleyen diğerleriyle, eğer program canlıysa,  anında görüş alışverişinde, etkileşimde bulunuyor ve hatta tanışıyor, eğer canlı değilse öncesinde ya da sonrasında programla ilgili yazılmış görüş, yorum ve soruları okuyor ve ilgisini genişletiyor.
Get_glue
Örneğin;  ABD’de her pazar yayınlanan Mad Men ve Game of Thrones dizilerinin sezon açılış bölümlerinde 15.000 civarı insan Get Glue’da buluştu. Benzer bir trendi bizdeki Behzat Ç. dizisinde gözlemliyorum.  İlgili yorumları buralardan takip etmek hem o dizilere bakışımı genişletiyor hem de bana yeni insanlar tanıma şansı veriyor. Tabii bir de ‘keşke bu dizileri dünyanın her yerinde aynı anda izletseler’ gibi bir talebim var ama Yeni Medya’nın bu zaman-mekan sınırı tanımayan yapısıyla o da büyük olasılık o da yakın gelecekte gerçekleşir.

Tüm bunlar aslında, o içeriği yaratanlar için yeni iş/ticaret fırsatları ve zaman-mekan sınırı tanımaksızın milyonlarca hatta milyarlarca izleyici demek.

Kendi gerçeklerine sıkışmış geleneksel TV yayıncıları için, bu gelenekçi bakışı Yeni Medya’nın enginliğine doğru genişletme zamanı!

 

ABD'de bedava okumak ister misiniz?

Online-education

Akademik dünya da İnternet’in cazibesine karşı koyamadı. Eğitimde dijital dönüşüm başladı ancak gelir modeli hala belirsiz!

 
Ünlü teknoloji blogu Mashable’da geçen hafta yayınlanan bir analiz, ABD’deki kimi üniversitelerin kendi insiyatifleriyle ‘sessiz sedasız’ yürüttükleri eğitimde yenilik hamlelerinin genel bir dökümünü ortaya koydu. Blogun eğitim trendlerini yakından izleyen sektörel uzmanı Sarah Kessler tarafından kaleme alınan ve yayınladığı gün ile takip eden günlerde sitenin en çok okunan sayfalarından biri haline gelen yazı, aralarında Berkeley, Yale ve Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nün (MIT) de bulunduğu çok sayıda üniversitenin İnternet eğitim hizmetlerinin geldiği aşamayı değerlendiriyor.

Yazıda ayrıca, önceleri sadece pasif seyirden ibaret olan video tabanlı bu eğitimlere giderek tartışma, ödev ve ölçme-değerlendirme gibi etkileşimli unsurların da eklemlenmesi sayesinde öğretim-öğrenim sürecinin neredeyse sınıf içi eğitim noktasına yaklaştığı vurgulanmış. 2009 yılında ABD Eğitim Bakanlığı'nın yaptırdığı 50 ayrı araştırmanın sonuçları da bu argümanı destekler nitelikte ve aynı dersi İnternet üzerinden öğrenen öğrencilerin sınıfta yüz yüze eğitim alan öğrencilerden daha başarılı olduğunu ortaya koymuş. Bunun da ötesinde, İnternetin zaman-mekan sınırı tanımayan özelliği, eğitimcilere ilginç sürprizler vaad ediyor. Örneğin; Stanford Üniversitesi’nin Bilgisayar Mühendisliği Bölümü’nde geçen yıl İnternet üzerinden verilmeye başlanan herkese açık bir Yapay Zeka dersi 175 ülkeden 58.000 öğrencinin katılımıyla bu alanda bir rekora imza attı. Ekranda beliren ani quizler, kişiselleştirilmiş sınavlar, ofis saatleri için Google’ın online moderasyon hizmeti ve otomatik not sistemi gibi etkileşimli özelliklerle değerlendirildi ve başarılı olanlara şimdilik sadece bir ders başarı sertifikası verildi. Ancak katılımcı sayısının üniversitenin toplam mevcudunun dört katı olması, kuşkusuz eğitimcilerin bu alandaki iştahını da kabartıyor.

ABD’nin en popüler eğitim bloglarından fortystones.com’un değerlendirmesine göre bu konuda en ileri eğitimleri sunan okullar MIT, Tufts, Utah State, Yale, Carnegie Mellon, Stanford, Michigan ve California-Irvine Üniversiteleri. Özellikle MIT’nin OpenCourseWare Programı (etkileşimle ilgili sorunlarına karşın) 2000in üzerindeki ders içeriği ve iPhone/iPad cihazlarına özel iTunesU özellikleriyle öne çıkmakta. Tabii buradaki en önemli husus, bu eğitimlerin hemen hepsinin ‘şimdilik’ bedava veriliyor olması. Her birinin yıllık eğitim ücreti yaklaşık 50.000 dolar olan bu üniversitelerin en çok düşündüren şey de bu! Ve belki de bu yüzden örgün eğitim ve diploma süreçlerini, İnternet tabanlı bu yeni sisteme entegre etmekte işi ağırdan alıyorlar. Ancak bu beceriyi kazanan üniversite sayısının giderek artması, İnternet tabanlı eğitimin her an bir rekabet unsuru olarak masaya konmasını sağlayabilir ve bu durumda daha kimse eğitim ücretinden söz edemeden amansız bir mücadele başlayabilir.

Aslında eğitimciler diğer sektörlere baksalar bu bedava konusuna o kadar da soğuk yaklaşmayabilirler. İnternette bu deneyimi yaşayan müzik, sinema vb. sektörler şu anda yavaş yavaş rasyonel iş modellerini geliştiriyorlar ve kendilerini toparlama sürecine girdiler bile. Eğitimcilerin de özellikle şu Stanford örneğine bakarak ‘sürümden kazanma’ konusuna eğilmeleri önemli.

Özetle, yakın gelecekte medyada ‘ABD’de bedava okumak ister misiniz?’ şeklinde bir reklam görürseniz şaşırmayın. Bedavanın gücünden eğitim sektörü de yararlanmaya başlamış demektir! 26 Nisan 2012 Perşembe günü Kadir Has Üniversitesi’ndeki Yeni Medya Konferansı’nda bu konuyu daha detaylı olarak ‘Yeni Medya; Yeni Eğitim, Yeni Üniversite’ başlıklı bir sunumla anlatacağım. İlgilenenlere buradan duyurmuş ve davet etmiş olayım:)

 

Teknoloji ve Bağımlılık

Digital-native

İnsanları ekran başından kaldırmanın yolu, onlara yüz yüze sosyalleşme alanları sağlayacak kamu ve yerel yönetim anlayışında

 
¨Teknolojinin ete kemiğe büründürdüğü sanal dünya ve buraya kaymakta olan bireyler arası sosyalleşme, insanlığı nereye götürüyor?¨, ¨Sabahtan akşama kadar tüm zamanını ekran başında geçiren gençleri, bu ‘bağımlılıklarından nasıl kurtaracağız’?¨ Özellikle orta yaş üstü kuşağın genç kuşağa yönelik bir kaygısı olarak akıllarda giderek daha fazla yer eden bu sorular, dünyada ve ülkemizde gündem işgal etmeye başladı bile.
 
7-8 Nisan tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen 1. Uluslararası Teknoloji Bağımlılığı Kongresi’nin de yola çıkış soruları buna benzer şeyler olsa gerek. Henüz kriterleri belirlenmemiş olması nedeniyle Teknoloji Bağımlılığı gibi bir kavrama karşı olsam da, gerek konuşmacı olarak bu hassasiyetimi dile getirmek, gerekse  bu alanda araştırmalara yapan akademisyenlerin çalışmalarını dinlemek amacıyla Kongre’nin her iki gününe de katıldım. Sanal dünyanın çok da fazla eğilemediğim farklı yüzünü ve sorunlarını görmemi sağlayan nitelikli içeriği ve konuşmacılarıyla açıkçası beklediğimden fazlasını bulduğum bir kongre oldu. Hemen her sunum ve panelin çok yoğun bir kalabalık tarafından takip edilmesi de dikkat çekiciydi.

Psikiyatr Prof. Dr. Kemal Sayar ve Gazeteci-Televizyoncu M. Serdar Kuzuloğlu ile birlikte konuşmacı olduğumuz ‘Teknoloji Bağımlılığı ve Sosyal Ağlar’ başlıklı panelde, sosyal ağlar üzerinde giderek yoğunlaşmaya başlayan iletişimin etkilerini tartıştık.  

Kemal Sayar, gençler arasındaki ‘dışlama ve aşağılama’ olgusunun sosyal ağlara sıçramasıyla dışlanan bireyin üzerindeki etkisinin katlanarak artmasını mesleki vakalar üzerinden anlattı. (Siber Zorbalık -Cyber Bullying- olarak tanımlanan bu olguyu aynı başlıkla Kongre’de enfes bir sunuşla anlatan Eğitim Bilimci Marilyn A. Campbell bunun gençler üzerindeki etkisini gösteren müthiş bir videoyu da izletti.)


Panelin yöneticisi M. Serdar Kuzuloğlu ise, Kemal Sayar ve bana sorduğu sorular çerçevesinde ‘bu sorunların teknolojiden mi yoksa insanların doğasından mı kaynaklandığı ve çözümü nerede aramamız gerektiği’ hususlarına dikkati çekmeye çalıştı. Ayrıca, teknolojinin sadece bağımlılık yönüyle düşünülünce eksik algılandığını ve konunun fırsat ve olumlu yönelerinin de gözden kaçırılmamasının altını çizdi. Bendeniz ise, konuşmamda bizi sosyal ağlar üzerinden sosyalleşmeye iten nedenlerin ne olduğuna olduğuna odaklandım. Bunun için de Kongre’nin açılışını yapan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın açılış konuşmasında değindiği önemli bir kaç noktayı dile getirdim. Sayın Başbakan, doğup büyüdüğü dönemde sokaklarda kurulan arkadaşlıkları ve dayanışma ruhunu anlatarak başladığı sözlerine Kasımpaşa semtine bir gece önce yaptığı ziyarette sokaklara park eden araçlardan duyduğu rahatsızlığı ifade etti ve kişisel bir öz eleştiri de yaptığı önemli bir saptamada bulundu: ¨Belediyelerimiz, başta şahsım olmak üzere hiçbir imar, proje onaylanırken, ne yazık ki evlerin altına garajlar konmadığı için veya mahallelerde garajlar olmadığı için sokaklar işgal altında. (..) Evlerin altına garaj mecburiyeti olduğu halde, bunun parası alındığı halde, o zaman biz o mahallede sokaklarda niye garajları yapmıyoruz? Demek ki şimdi merkezi yönetimler olarak bize burada bir yasa düzenlemesi getirmek kalıyor. Bunun da adımını atmak durumundayız.¨

Evet, bugün dünyada ve ülkemizde sosyal ağlar birincil iletişim alanı haline geliyorsa bunun önemli nedenlerinden biri de hızlı ve çarpık kentleşme sonucunda giderek azalan kamusal alan ve artan güvenlik kaygısıdır. Bu sorunların çözümü için de, gençlere yönelik yeni fiziksel sosyalleşme alanları yaratılması gereklidir. Zaten Kongre’nin açılış sunumunu yapan Oxford Üniversitesi’nden Prof. Dr. Susan Greenfield’in konuşmasını bitirirken yaptığı öneri de aynen buydu.  

Madem aklın yolu bir, o halde artık söylemden eyleme geçmenin zamanı!

Quo Vadis Adman?*

936full-quo-vadis-poster

Yeni Medya anlayışına hızla evrilmesi gereken reklamcılık sektörünün önündeki en büyük engel ‘eski güzel günler’!

Doğan Grubu’nun organizasyonuyla gerçekleşen GenerationDOL (Do it Onliners) Konferansı, (zorlama bir isimle izleyici önünde çıkmasına karşın) Yeni Medya kavramlarının bol bol konuşulduğu bir etkinlik olarak haftaya damgasını vurdu;
Etkinlikte eline tutuşturulan metni ancak sahnede okumaya fırsat bulanlar da  vardı, platformun şahane görselliğiyle sıradışı içeriğini  mükemmel biçimde birleştirenler de! Her biri ayrı telden çalan bu denli  geniş yelpazede bir konuşmacı listesi, haliyle herkesi en az bir yönüyle memnun edebildi.
 
Kişisel olarak internetten o da kısmen izleyebildiğim sunum ve panellerde,  en çok dikkatimi çeken geleneksel medyanın Yeni Medya’ya ilişkin değişmekte olan yaklaşımları idi. Özellikle sektörün yayıncılık kanadında eskiden beri var olan ben-merkezci tepeden bakış, büyük kalabalıkların süratle Yeni Medya alanına kayması nedeniyle  yerini ‘bizim bu yeni dünyayı öğrenmemiz ve hükümranlığımızı orada sürdürmemiz lazım!’ telaşına bırakmış durumda.
Bu değişimi en kayıtsız tavırlarla izleyen grup ise reklamcılar. Reklam veren ve yayıncıların  arasında bir köprü görevi gören bu sektör, biraz da reklam verenlerle olan güçlü ilişkilerine güvenerek ‘ne değişirse değişsin hepsi yine bana gelecek!’ egosunda. GDOL etkinliğinde de bu yaklaşımı görmek mümkündü. Reklamcılık konusunda kimi firmaların kendi markalarını adeta teslim ettiği  ‘duayen’ reklamcılardan ¨Duygu bombası olarak tasarlandıktan sonra satmayacak ürün yok!¨ şeklinde sözler duyduk panellerde. Çalıştığı firmaların ürün ya da hizmetine ilişkin yapılan onca emeği ve kaliteyi yok sayan bir anlayış nasıl bir egonun ürünüdür? Hadi diyelim, ürün veya hizmet kötü olsa bile reklamla sattırıyorsun, bunu bu şekilde ifade etmek nasıl bir etik anlayıştır? Bir reklamcı olarak tüketiciye karşı hiç mi sorumluluğunuz yok?  Durum böyle olunca elbette yapılır Hitler’li şampuan reklamları!


Bu nobran reklamcı yaklaşımı Yeni Medya konusunda da sürdürüldü ve yine ilginç sözlerle çalkalandı salon.  ‘Dijital Ajansların bittiği’ ilan edildi ve hatta daha da ileri gidilerek ‘Şu anda kadar sadece internetten doğmuş ve varlığını burada sürdüren bir marka olmadığı’ da iddia edildi. Geçtim Google ve Facebook’u, Mynet, yemek Sepeti, Markafoni, GittiGidiyor ya da Sahibinden ve hatta Ekşi Sözlük’ten de mi haberleri yok?

Kimi arkadaşlarım bu sözlerin 'offline markalar' için söylendiğini belirtti ama bu yapay ayrıma da katılmıyorum. Çünkü halihazırda küçük ve orta boy işletmelerin çoğu daha önceden zaten yer bulamadıkları geleneksel medyaları tamamen terkedip küçük seri ilanlarını bile özellikle Google ve Facebook gibi platformlar üzerinde değerlendirmeye başladılar. Kalan büyük kurumlar ise zaten Yeni Medya'ya doğru kayma var. Bu nedenle elde kalan 3-5 büyük markaya çok da fazla güvenilmemeli.

Zaten tarih bu konuda en büyük hakem. Zaman kimi haklı çıkaracak hep birlikte göreceğiz ama dünyanın gerçeklerinden de kopuk bir anlayışla nereye kadar sürer bu ‘Pompei’nin Son Günleri’, bilemedim. Ayrıca Dijital Ajans denilen oluşumlar bittiğine göre böyle bir zihniyetle onların yerine ne koyulacak ya da siz klasik reklamcılar ne koyacaksınız? Onların ‘kalitesiz’ viralleri yerine sizin milyon dolarlık  profesyonel viral prodüksiyonlarınız mı sattıracak ürünleri? Pardon pardon, ‘mecra değişse de tüketici aynı tüketici’ idi, değil mi? Ver duyguyu, at bombayı, sat ürünü!
 
Özetle reklamcılık sektörü,Yeni Medya’nın gelenekselden farklı ruhunu ve buna bağlı olarak değişen tüketici alışkanlıklarını, olaya Olympos’tan bakan bu ‘duayen’ takımının mesajlarına bakarak göremez.

Kuşkusuz reklamcıların içlerinde iyi niyetle bu değişim olgusunu kavramaya çalışanlar da var hatta birkaç ben-merkezci reklam starının dışında çoğunluk böyle. Ancak eski alışkanlıklar, halihazırdaki iş yapış biçimi ve henüz Yeni Medya tarafında mevcudu ikame edecek bir model olmayışı, onların da bu konuda radikal adım atmalarını engelliyor. Ama oyun alanı da hızla değişiyor.

Bunu o her zaman örnek alınan ABD’nin reklamcılık sektörü istatistiklerinden de görmek mümkün. ABD Gazeteciler Birliği’nin rakamlarına göre gazete reklamları 60 yıl önceki seviyesi olan 20 milyar dolara gerilemiş durumda ve sadece son 4 yıldaki düşüş 26 milyar dolar.

Screen_shot_2012-04-09_at_15
Haa, siz reklamcı olarak reklam verenin Yeni Medya’ya da yine sizin üzerinizden gideceğinizi düşünenlerdenseniz, oyun planınızı dijital ajansların ‘başarısızlığı’ üzerine kurmak yerine Google, Facebook, vd. platformlarda neler oluyor, önce ona bir bakmanızı öneririm. Gördükleriniz sizi şaşırtabilir.

Aaaah, o eski güzel günler!  
 

* Ey reklamcı, gidişat nereye?

Sahiplik mi? Erişim Hakkı mı?

All-in-one

CD, DVD gibi formatlarla fiziksel olarak sahipliğine zorlandığımız içerik, sanal ortamda dileğimiz anda erişebileceğimiz farklı bir biçime evriliyor.

Dünyanın dört bir yanındaki medya sektörü oyuncuları, geçtiğimiz hafta Londra’daki Guardian’ın Changing Media Summit (Değişen Medya Zirvesi) etkinliğinde bir araya geldi. Medya’nın değişimine ilişkin ilginç sunum ve tartışmaların yapıldığı zirveye kişisel takvimimin uygun olmaması nedeniyle katılamadım ancak etkinlik sırasında ve sonrasında toparladığım bilgiler bile geleneksel medyadan yeni medyaya dönüşüm sürecinin bir kırılma noktasına doğru ilerlediğini gösteren ipuçlarıyla dolu.
 
Etkinliğin açılış konuşmacısı olan İngiliz dergiciliğinin 170 yıllık şahikası The Economist’in CEOsu Andrew Rashbass, 8 yıl önce Yeni Medya’ya ‘basılı derginin içeriğini internete koymaktan’ ibaret bir yaklaşımları olduğunu, ancak geçen zaman içinde Yeni Medya’daki kitlenin ‘pasif dergi okuyucusundan farklı ve sunulan içeriği ilerleten, geliştiren karakterini’ anladıklarını ve bu mecraya salt içerik sunmanın ötesinde blog, yorum ve tartışma panelleri ile online TV/Radyo yayınları gibi etkileşim sağlayıcı hizmetlere yönelerek farklılaştıklarını anlatmış.  Rashbass, halihazırdaki odaklarının ise tablet yayıncılığı olduğunu belirterek buradaki yayıncılığı geleneksel ve yeni okuyucu kitleyi birleştirecek bir 2.0 versiyonu üzerinde çalıştıklarını ve burada yepyeni iş modelleri kullanacaklarının ipuçlarını vermiş.
 
Bu konuşma ile birlikte etkinliğin bence en önemli konuşmasını, ABD müzik endüstrisi devlerinin ortaklığıyla kurulan Vevo adlı online müzik sitesinin CEOsu Rio Caraeff yapmış. Konuşmasına ‘İnanıyorum ki içerik, bilgi ve eğlenceye erişim hakkı, eninde sonunda içerik sahipliği kavramını geride bırakacak.’ sözleriyle başlayan Caraeff, önümüzdeki dönemde içeriğin fiziksel ortamda satılan ve sahiplik esaslı bir meta olmaktan çıkarak ağ üzerinde erişilebilir ve paylaşılabilir sanal bir biçime doğru evrileceğini öngördüklerini belirtmiş ve buna örnek olarak da ‘kişisel internet radyosu’ formatındaki Spotify müzik hizmetini vermiş.

Bu iki konuşmayı bir potada eritip yorumlarsak, geleneksel endüstrilerin önemli içerik tekelleri, içerik denen kavramın ağ üzerine taşınmasının etkilerini titizlikle analiz etmekte ve buradan çıkardıkları sonuçlarla yeni iş modellerine doğru yol almaya hazırlanıyorlar. Somutlaştırırsak, haber, müzik, film, kitap ve video gibi geçmişte (ve kısmen günümüzde) kağıt, kaset, CD, DVD gibi formatlar üzerinden satın almaya ve sahipliğine zorlandığımız fiziksel formatlar, giderek ağ üzerinden erişilebilir sanal biçimlere hatta sanal metalara dönüşmekte ve daha da dönüşecek. Ve artık evimiz ya da bilgisayarımız yerine ağ üzerinde tutulmaya başlanan bu içeriğe dilediğimiz zaman ve beğenilerimiz doğrultusunda erişmek mümkün olacak.

Gerek endüstri devleri gerekse kullanıcılar tarafından üretilen her türlü içeriğin Apple, Google gibi firmalar tarafından bulut (cloud) olarak adlandırılan sanal içerik depolarında saklanmaya başlandığını da göz önünde bulundurursak, önümüzdeki dönemde bu firmaların içerik sahipleriyle geliştirecekleri yeni iş modelleri sayesinde tüketici ayda sabit bir meblağ ödeyerek her türlü içeriğe onun sahibi olmadan erişebilecek.

Sözün özü, ‘ayda şu kadar dolar öde, sınırsız kitap oku, müzik dinle, film/video seyret!’ mottolarının egemen olacağı günler yakın.  ‘Ya, ben bunu sanki daha önce bir yerlerde duymuştum!’ diyenleriniz ise böyle buyursun;)  

 

Girişimcilik > Girişmek

Girisimcilk_rehberi_serkan_unsal

Girişimcilik kavramının içini doldurmak için, sözcüğün kökeni olan girişmek eyleminden fazlası gerek!

 

Birkaç sene önce kadim dostum Serdar Kuzuloğlu ile birlikte Turkcell Akademi için ‘Yaratıcı Girişimcilik’ başlıklı bir eğitim hazırlamıştık. Turkcell ile proje geliştirmek isteyen gençlere girişimciliğin ne olduğunu ve aşamalarını anlatmayı hedefleyen  eğitim için birkaç ay boyunca kitaplar okumuş, bir sürü insanla röportaj yapmış, kısa filmler çekmiş, senaryolar yazmış ve sonunda tüm bunları toparlayarak oyunsal kurguda, eğlenceli ama bilgilendirici bir online eğitim çıkartmayı başarmıştık. Bugüne kadar en keyifle yaptığım işler arasında yer alan bu ‘Yaratıcı Girişimcilik’ eğitimi, girişimcilik kavramının düşündüğümden çok farklı yönlerini de tanımamı sağladı. Özellikle bizlerle kendi girişimcilik deneyimlerini paylaşan insanların ortak paydalarını yakalayıp bunları bir potada eritince doğru yapılanlarla birlikte yanlış ya da eksik yapılanları da farkediyor insan. Bu bağlamda, başarılı girişimcilerin neyi, nasıl yaptığınının yanısıra başarısız olduklarını da anlamaya ihtiyaç var.

Eğitim hazırlık süreci ve kendi gözlemlerimi birleştirdiğimde, özellikle ülkemizdeki girişimcilerin girişimcilik sürecinde yaptıkları en büyük hata, girişimcilik kavramını ‘türkçe karşılığına uygun’ bir biçimde algılamaları. Biraz daha açarsak, kavram girişimcilik ama eylem sadece girişmekten ibaret! Kendi iş kariyerimdeki bir deneyimimi paylaşayım; Ericsson’da çalışırken kurduğumuz mobil uygulama geliştirme merkezi Crea-World'e gelip bize fikirlerini anlatan ve sonrasında ‘Tamam, güzel fikir, peki bundan sonra ne yapmayı düşünüyorsunuz?’ dediğimizde ‘Ben fikri verdim. Şimdi bunu patentleyelim ve siz de bunu mobil operatörlerle birlikte geliştirip pazara sürün ve geliri de paylaşalım!’ kıvamında yanıtlar veren hatırı sayılır miktarda ‘girişimci’ arkadaş vardı. Bunun ötesine geçenlerin çoğu da, mutlaka ‘devletten birşeyler’ bekliyordu. Oysa girişimcilik, ‘insanın kafasındaki fikrin sonunu görmesi ve bunun peşinden tutku, kararlılık ve azimle gitmesi’ temeline dayalı bir kavram. Bu bileşimi olmayanların çoğu da girişimciliği girişmek olarak algılayıp o aşamada da takılıp kalıyorlar. Kuşkusuz yapmak istediğim girişimcilik sözcüğünü ortadan kaldırıp yerine yeni bir şey ikame etmek değil ancak sözcüğün sorunlu algısının da ısrarla altının çizilmesi gerektiğini düşünüyorum.

 

Büyük kurumların giderek küçüldüğü ve profesyonel iş olanaklarının da buna paralel biçimde azaldığı bu yeni çağda, girişimciliğin doğru anlaşılması bir zorunluluk. Sürekli oradan oraya savrulan girişimciler ve yarım kalmış sayısız projeler, ülkemizin kısıtlı kaynakları açısından da büyük israf anlamına geliyor. Özellikle günümüzde adeta bir altın madeni işlevi gören dijital dünyaya yönelik girişimciliğin, gençlere doğru biçimde öğretilmesi büyük önem taşıyor. Girişimcilik konusunda akademik eğitim veren Özyeğin Üniversitesi, gerek kurucusu gerekse rektör ve kadrosunun nitelikleri itibarıyla son derece isabetli ve öncü bir oluşum olarak görünüyor. Ancak daha fazla kurum ve kişinin bu konuya el atması gerekiyor. Ülkenin refah içinde kalkınması ve genç nüfusun istihdam sorunun çözümlenebilmesi için de bu seferberliğe ihtiyaç var.

NOT: Dijital dünyadaki girişimciliğe ilişkin kaynak arayanlara, kendi deneyimlerinden yola çıkarak basit ve anlaşılır bir kitap yazan Serkan Ünsal’ın ‘Dijital Girişimcilik Rehberi’ adlı e-kitabını öneririm. İnternetten ücretsiz indirmek isteyenler için: http://dijitalgirisimcilikrehberi.com

 

Britannica'dan Wikipedia'ya...

Wiki-print

244 yılın ardından kağıt baskısına son veren Britannica bir dönemi kapattı. Artık bilginin yeni adresi siber topraklar!

Geçtiğimiz hafta ‘Britannica’nın basılı yayınına son verdiği’ haberini okuyan orta ve üst yaş kuşaktan pek çok kişi, o devasa ansiklopedi ciltlerinden birinin kapağını açmalarıyla başlayan ve bilginin peşinde konudan konuya atlayarak zamanın nasıl geçtiğini anlamadıkları o uzun düşsel yolculukları hüzünle anımsamıştır.

1768 yılında yaptığı ilk baskısından bugüne 7 milyonun üzerinde ansiklopedi seti satan bu bilgi hazinesinin son açıklanan satış rakamı 2010 yılına ait 8.500 set. Bu dramatik düşüş geçen yıl da devam etmiş olmalı ki Britannica, 2011 rakamları açıklanmadan kağıt ortamla olan ilişkisine son verdiğini açıkladı.

Ancak şirketin dijital ortamda da işi kolay değil.  Aslında 90ların ilk yarısından itibaren dijital ortama yatırım yapmasına karşın, kağıt döneminden kalma ‘kötü alışkanlıkları’ nedeniyle aradan geçen bunca yıla karşın hala rasyonel bir iş modeli bulabilmiş değil. Şirket, halihazırda kendi çalışanlarının derlediği 100.000 konu başlığı için abonelerinden  yıllık 50 sterlin talep ediyor. Oysa kendisine en büyük rakip olarak gördüğü Wikipedia, üyeleri tarafından üretilen 3.7 milyon konu başlığı için hiç bir ücret talep etmiyor. Bu noktada Britannica’nın sürekli gündeme getirdiği ‘Wikipedia’nın güvenilirliğinin kuşkulu olduğu’ argümanı ise, 2005 yılında saygın bilim dergisi Nature tarafından yapılan bir araştırma ile çoktan çürütüldü. Söz konusu araştırmaya göre, Wikipedia’da açılan her bilimsel konu başlığında ortalama 3.86 hata varken, bu oran Britannica’da 2.92 ve bu fark insanların Britanica’ya akın etmelerine sağlamaya yetmeyecek önemsizlikte. Zaten Wikipedia'nın konusunda uzman moderatörleri de bu tartışmalarda üretilen bilgiyi ilk adımda olmasa bile zaman içinde doğruya doğru ilerletecek kadar deneyimli ve birikimli hale gelmiş durumda.

Kuşkusuz, Britannica ile Wikipedia karşılaştırıldığında her ikisinin de avantajlı ve dezavantajlı yanları var ve Wikipedia'nın da bu haliyle daha alacak epey yolu olduğu açık. Ancak Wikipedia ortamının herhangi bir konu başlığını oluşturmak için arka planda yapılan entellektüel tartışmalar ve iterasyonlar sonucu bilgiyi giderek rafineleştiren yapısı, 21. yüzyılda bir bilgi kaynağının nasıl olması gerektiğini adeta işaret ediyor. Elbette bireysel, toplumsal, ticari ya da bilimsel kaygılarla doğru bilginin peşinde düşenler için Britannica ya da Wikipedia, yalnızca birer başlangıç ve ön hazırlık kaynağı olabilir. Bunun da , söz konusu gerçek-takipçileri için bu yeni çağın araştırma yöntemleri çok farklı. Eskiden bilgiyi toplum adına araştıran ve bulguları mutlak doğru kabul edilen akademia ya da gazete, kitap gibi güvenilir referans noktaları vardı. Günümüzde ise bu referans noktaları hala dursa da, gerek niceliksel artış, gerekse niteliksel düşüş, bu referansların güvenilirliğini giderek daha fazla sorgulanır hale getirdi. İşte bu noktada gerçek-takipçilerinin yapması gereken, eskiden gazeteci ya da bilim adamına yıkılan gerçek ve doğrunun peşine düşme sorumluluğunun artık sadece kendilerinin üzerinde olduğunu idrak etmeleri.

Bilgi-iletişim-medya insiyatiflerinin kurumlardan bireylere kaydığı bir çağdan söz ediyoruz; bilgi referanslarının da birey insiyatifiyle toplumsallaştırıldığı, doğrunun bireylerin katılımıyla rafineleştirildiği ve en önemlisi gerçeğin bulunması için sağlanan uzman katkısının kurumsal profesyonellikten ziyade bireysel gönüllülüğe dayandığı yepyeni bir dönem bu. Ve bu dönemde, otoriter ya da ticari kaygılarla yola çıkan profesyonel Britannica’lardan ziyade gönüllülük esasında bir gerçek takipçiliğinin temel alındığı Wikipedia’ların öne çıkacağı bir kaçınılmaz bir gerçek!

Yazıyı, bu konuların bilge adamı Koray Löker'in saatler önce benimle paylaştığı ve bu gündemin bence en derinlikli analizini yapmış olan makalenin orijinal başlığıyla noktalayalım; Knowledge is a property of the Network!

 

 

Yarım elma Gönül alma!

Article-1331207975036-12120e4b000005dc-811624_466x310

Yeni iPad’i görücüye çıkartan Apple'da şapkadan tavşan çıkaran ‘sihirbaz’ artık yok. Tüketicinin ilgisi hala sürüyor ama...

Son bir kaç hafta boyunca artan spekülasyonlar geçtiğimiz Çarşamba itibarıyla doruğa ulaştı ve akşam saatlerinde yapılan Yeni iPad Tanıtımı'nın ardından kamuoyu, sosyal medyadaki yorum ve değerlendirmelere odaklandı. Steve Jobs’un eksikliğinin ciddi biçimde hissedildiği lansmanda Yeni iPad, meraklısının iştahını kesemeyecek kadar az yenilikle ortaya çıktı. Daha yüksek çözünürlüğe sahip retina özellikli ekran, 4G şebeke hızıyla çalışabilme ve en önemlisi pil canavarı bu şebekeler için geliştirilmiş yenilikçi ve uzun ömürlü batarya teknolojisi gibi özellikler, şapkadan tavşan çıkmasını bekleyen Apple büyüsüne kapılmış kitleyi tatmin etmedi. Kuşkusuz bunların bir kısmı Yeni iPad’i alabilmek için kuyruklara bile girecek. Ancak cihazı ellerine aldıklarından itibaren edinecekleri kullanıcı deneyimi eğer bir önceki modeli anlamlı biçimde aşamazsa, çoğu parasını boşuna harcadığını düşünecek ve büyü yavaş yavaş bozulacak!
Tc
 
Bu noktada Apple’ın Steve Jobs sonrası gidişatına bir bakmakta fayda var.  2012 itibarıyla 500 milyar dolar piyasa değeriyle dünyanın zirvesine kurulmuş şirketin bugünlere gelmesinin en önemli nedeni, son 5 yıl içinde sattığı 315 milyon mobil cihaz olsa gerek. Kullanıcıları PClerin geleneksel ekran-klavye ergonomisinin ötesine taşıyarak parmak hareketleriyle kontrol edilebilen yepyeni bir internet deneyimi yaşatan şirket, bu cihazlar üzerine yüklenebilen uygulamalar sayesinde de oyun, müzik, televizyon, kitap, gazete, vb. her formatta içeriğin etkin biçimde tüketilebilmesinin önünü açtı. Geçen hafta itibarıyla bu 315 milyon cihaza yüklenen toplam 25 milyar uygulama, bu etkinliğin bir kanıtı zaten. Ancak artık tüm bunlara süratle alışmış ve sürekli daha fazlasını bekleyen bir kitle var şirketin karşısında. Üstelik bugüne kadar Steve Jobs tarafından sunulan her yeniliği onun karizmasıyla özdeşleştiren ve her birini adeta bir devrim olarak benimsemiş bir kitle bu.
İşte tüm bu koşullar altında Jobs sonrası böylesi tatmin eşiği yüksek kitlenin karşısına çıkan kişinin Jobs’u aşmak ve beklentiyi karşılamak adına çok daha fazlasına ihtiyacı vardı. iPhone4S ile başlayan ve Yeni iPad ile süren bu talihsiz ‘Jobs-Cook’ karşılaştırması, cihaz lansmanlarında beklentiyi daha da arttırıyor.
319108
Üstelik Apple, artık bir teknoloji şirketi olmanın ötesinde dünyanın önemli bir trend belirleyici markası konumunda. Bir önceki iPad’ı bir kenara koyup bu yeni iPad’i alan kişilerin, kendilerini ve çevrelerini yeni bir trend konusunda ikna edebilmeleri için retina ekran ve uzun ömürlü bataryadan çok daha fazla argümana ihtiyaçları var. Tim Cook’un lojistik dehası, kurduğu maliyet etkin operasyon nedeniyle cihazların rakiplerinden çok daha rekabetçi bir fiyatla piyasaya sunulabilmesi gibi güçlü argümanlar da, tüketicinin çıtayı bu yüksekliğe koyduğu noktada bir anlam ifade etmiyor. Kuşkusuz Apple, geldiği nokta itibarıyla rakiplerinden çok ötede. Ancak sorun kitlesiyle olan ‘büyülü’ ilişkisinde ve bu büyünün bozulduğu an sonuçlarını kimse tahmin edemez!
Thenewipad
 
Kişisel olarak elimdeki ilk nesil iPad’i atıp bu Yeni iPad’i almayı düşünmüyorum ve buna harcayacağım para cebimde kalacağı için çok memnunum. Ancak eğer bir sonraki lansmanda da beni tatmin etmeyen bir cihaz gelirse, cihazımda yüklü uygulamalar ve burada oluşan kişiselleştirilmiş içeriğime rağmen, farklı bir alternatif arayışına girebilirim.

 

Tags